Engelsiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Engelsiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2012 Perşembe

TUVALET EĞİTİMİ


        Ne zamandır bir konuda yazmak istiyorum. Tuvalet eğitimi… 2-3 Yaş arası çocuğu olan aileleri bekleyen bir durum çocuğuna tuvalet alışkanlığı kazandırmak. Bu döneme ait çeşitli psikologların kuramları var. Diyorlar ki tuvalet eğitimi çok katı kurallarla geçerse çocuğun psikolojisini ve kişiliğini etkiliyor. Aşırı titiz, saplantıları olan, obsesif davranışlar gösterebilen, cimri, inatçı, katı ve aşırı kontrolcü kişilik özellikleri gösteriyorlar. Gevşek davranıldığında ise yetişkinlikte aşırı dağınıklık, düzensizlik, umursamazlık kaygısızlık içeren bir kişilik yapısına sahip oluyor.

      2-3 yaş arası dönem çocukların bir takım gereksinimlerini kendisi yaparak özerkliğini ilan ettiği bir dönemdir. Çocuğun her şeyine yardım edilirse çocuk çekingen ve pasif oluyor. Yetersiz olduğunu düşünüp kendinden utanmaya başlıyor. Kendisinden kuşkulanıyor.  Bu dönem bağımsız davranışlara izin vermek gerekir.

      Damla ve Derin çok şükür çabuk uyum sağlayan çocuklar olduğu için tuvalet eğitimini de 2 ay gibi bir süre içinde tamamladılar. Onları mümkün olduğunca kendilerine güvenmeleri için destekledik. Baskıcı olmadık, çok serbest de bırakmamaya çalıştık.  Genelde ne kadar sürede tuvaletleri geldiğini hesapladık. O süre gelince kendilerine sorduk. Bazen anne tuvaletim yok deyip 2 dakika geçmeden yerleri ıslattıklarını da görmüştüm. Onlara kızmadan tamam anneciğim önemli değil. Bir dahakine dikkat edersin dediğimde ve bunun üzerine  bir daha aynı olayı yaşadığımda ne deseler beğenirsiniz. Tamam anne önemli değil, olabiliiiir. Eşimle çok gülmüştük o zaman bu sözlere. Dedik ki sünger gibiler her şeyi çekiyorlar ve bunun üzerine söylediklerimiz konusunda daha dikkatli olmaya çalıştık. Tuvalet için bir oturakları var, bir de tuvaletin üzerine takılan bir adaptör. O an nereyi kullanmak istiyorlarsa kendileri seçiyorlar. Tabii kendileri gidemedikleri için bu alanlara kucağımızda götürüyoruz. Ağırlaşmaya başladıkları için bizim için de çok kolay olmayan bir süreç bu. Daha çok uyuyan bir çocuğu taşımaya benziyor. Hani bütün kaslarını gevşetip, tamamıyla tüm yükünü size bıraktıkları an vardır ya. Tam olarak öyle işte. Şu an 13 kgler. Ama ben onları kucağımda taşırken daha ağır hissediyorum.

       Bu dönem çok korumacı olmamaya gayret ediyoruz. Sonuçta her anne-baba çocuğuna karşı korumacı davranmaya çalışıyor. Bu doğal bir iç güdü. Yapmak istedikleri konusunda, ilgi alanları konusunda gözlemciyiz ve desteklemeye çalışıyoruz. Sevdikleri bir şeyi yaptıklarında bizden onay almak üzere soruyorlar. Tebrik ediyoruz. Yüzlerindeki gurur ifadesini görmelisiniz. İşte tuvalet eğitimi sırasında da bazı düşüncelerim vardı. Sonuçta en temel ihtiyacını tek başına karşılayamayan çocuklarım var ve bu dönem tuvalet eğitiminin psikolojileri açısından çok önemli olduğunu biliyorum ve konuyu bir kaç pedagoğa açtım. Dedim ki bu dönem en temel ihtiyaçlarından birini karşılayamamaları onları bedensel yetersizlik düşüncesine iter mi? Çünkü halen durumları hakkında net bir fikre sahip değiller. Sonuçta şöyle bir şey çıktı ortaya dediler ki elbette itebilir, bunun için her süreçte, yaptığınız her şey de onu da katın. Örneğin tuvalet eğitimi sırasında tuvalet kağıdını onun tutmasını sağlayın ve sonra ondan isteyin ve size yardımcı olduğu için ona teşekkür edin. Gerçekten de işe yarıyor. Kendilerini daha iyi hissediyorlar. Böylece bedensel engelli bile olsalar yaşamlarının içinde bir şeyler de onların da katkısı olduğunu hissetmeleri , düşünmeleri psikolojik gelişimlerini de sağlam tutuyor. Böylelikle ruhen engellilik de ortadan kalkmaya başlıyor. Ruhen engellilik derken bir şeyi yapamayacağını düşünen  savunma mekanizmalarını harekete geçiren durumu kastetmek istiyorum.

     Burada özellikle engelli çocuğu alan ailelere şunu söylemek istiyorum. Lütfen çocuklarınızı destekleyiniz. Onları hayata katınız. Yapabilecekleri konusunda yüreklendiriniz. Bir gün görüştüğüm bir pedagog bana şöyle demişti. Bedenimizde bir şey eksik olduğu zaman başka bir şey daha fazla çalışmaya veya gelişmeye başlar. Örneğin görme engellilerin kulaklarının daha hassas olması gibi. Damla ve Derin için de yürüme fonksiyonlarının olmamasından dolayı sosyal zekalarının çok ileri olduğu söylenmişti. İşte bunları gözlemlemeliyiz. Farklılıklar hayata renk katar. Yeni düşünce kalıpları gelişir.
Hayata tek bir pencereden bakan biri olmamanız ümidiyle…

19 Kasım 2012 Pazartesi

BABAMA...


      Çocukluğumda asi bir kızdım. Kurallara uymayı sevmezdim. Daral gelirdi bana kurallar zincirinden… Özgür olmayı sevdim hep…  Büyüme çağlarımda hemen bir çoğumuzda görüldüğü gibi ben de ruhen uzaklaştım ailemden. Arkadaşlarım daha önemli. Varsa yoksa arkadaşlarım… Çeşitli konularda konuştuğumuzda babama karşı gelirdim çoğu zaman. Baba sen bilmiyorsun… Baba öyle değil… (Hatırladın mı baba?)    Böyle zamanlarda babam derdi ki asi olmanı seviyorum. Dik durmanı seviyorum. Ama bunu babana karşı yapmamalısın. O zamanlar anlamıyordum onu.  Çok acımasız buluyordum. Bana diyordu ki, mücadeleyi öğrenmen lazım. Hayatta güçlü durabilmek için her işini kendin yapmayı öğrenmelisin.  Aman ne kızıyordum babama o zamanlar. Acımasızlığı mı kaldı. Gaddar baba mı olmadı. Bir gün çocukların olduğunda anlayacaksın bizi dedi. Evet çocuklarım oldu. Üstelik fazlasıyla mücadele etmem gereken bir hayatım da oldu. Ama ben tüm bunların karşısında topladım kendimi… Çünkü o zaman fark etmedim belki ama içimdeki gücü babam bana kazandırmıştı zaten.  Şimdi hep yanımdalar. Ne olursa olsun biz hep yanındayız, seni hiç bırakmayacağız diyorlar. Ben de hiç bırakmadım kendimi. Benim de güçlü bir annem-babam varmış meğer.  Şimdi ben de kendimi güçlü hissediyorum. İşte biz de anne-babalar olarak çocuklarımıza bu gücü kazandırabilmeliyiz. Hayattaki zorluklara karşı dimdik ayakta durabilme gücü… Bunu sağlayabilmek için daha bebekken onların özerkliklerine saygı göstermekle başlamak lazım. Bırakın çocuklar kendilerini ortaya koysunlar. Sadece gözlemleyin onları bakın ne cevherler çıkacak ortaya… Çocuklar sadece sevgi ve ilgi isterler ailelerinden. Bu sevgi ve ilgi onları sımsıcacık bir çatı altında tutmaya yeter.  Bazen çok soğuk olsa üşüseniz,  bazen  üstünüze geliyor gibi olsa her şey bu sıcak ilgi ve sevgiyi hatırladığınızda bir güç yükselir birden yüreğinizden ve tüm bedeninizi sarar.  Köstek değil, destek olanlardan olun, her zaman….

Sevgilerle,

                                                           Teşekkürler Baba... 

16 Kasım 2012 Cuma

ENGEL SİZSİNİZ...


        Geçtiğimiz bir kaç gün önce belki okudunuz Ankara’da tekerlekli sandalyede bir engelli rampa bulunmayan kaldırıma çıkamadığı için onu görmeyen çöp koteynırının çarpması sonucu hayatını kaybetti.  Yürüme engelliler için ahh bu kaldırımlar, ahh bu merdivenler, asansörleri olmayan binalar vs vs.. Bu nedenle eve hapsolan engelliler ve aileleri… Bakın kızlarım artık ağırlaşmaya başladı. 13 kgler fakat rahatsızlıklarından dolayı hissetmiş olduğum ağırlık 20-25kg civarı. Bu tıpkı uyuyan bir çocuğu taşımaya benziyor. Tüm bedenini size bırakıyor. Onları asansörü olmayan yerlere götürmekte şu an zorlanıyorum. Bir kaç sene daha böyle sürerse onlar da evlerinden çok fazla çıkamayacaklar. Apartmanımızda asansör var. 8.katta oturuyoruz. Fakat apartman girişinde ve içeri girdikten sonra da beni zorlayan tam 3 basamak var. Bebek arabalarını tek başına kaldırıp oradan geçmek bazen zorlu bir yolculuğa benziyor. Apartman Yöneticisi olan ev sahibimizden bu konuda bir rica da bulunduk. Çocuklarımızın durumunu anlattık. Bu rampanın sadece çocuklarımız için değil, yaşlı tekerlekli sandalyede olanlar için, bebekleri olan anneler için, pazar arabasıyla eve çıkmaya çalışan herkes için gerekli olduğunu söyledik. Sağ olsun bizi kırmadılar ve apartmanımıza seyyar da olsa merdivenlerin üzerine rampa taktırdılar. Çok sevindim, bunu görünce… İşte duyarlı biri dedim.  Oysa ki her apartmanda olmalı. Haklısınız ben de bu zamana kadar düşünmemiştim. Ama şimdi ben bunu yazıyorum ve siz de okuyorsunuz ve artık biliyorsunuz.  

        Annemle bir gün metrobüsle bir yere gitme macerasına giriştik. Kızlar bebek arabalarında…  Hadi ilk duraktan bindik, binmek sorun olmadı. Fakat son durakta indiğimiz yerde üst geçitten karşıya geçmemiz gerekiyor. Bir de baktık ki engelli asansörü var. Ohh dedik tamam buna binip geçidin üstüne çıkarız. Bir de ne görelim asansör kilitli. Etrafa bakındım görevli yok.  Akbilciye sordum bilmiyorum dedi. Eee ne işe yarıyor bu asansör. Düşündüm neden bizim ülkemizde bu tarz alanlara kilit vurmak gerektiğini…  Toplum olarak o kadar tembeliz ki. Şimdi oranın kiliti olmasa bizim ülkemizde engelliler dışında herkes çıkar bu asansörden, bir de tıkış tıkış olurlar 3 güne kalmaz bozulur.  Nasıl otoparklarda engelliler için ayrılmış yerlere park eden insanlar var ya aynen öyle…

       14 Kasım 2012 Dünya Diyabet ve obezite günüydü.  Kutladık. Dünya Diyabet ve Obezite günümüz kutlu olsun. İçi boş tabi ki… Çoğu şey gibi. Maksat kutladık mı kutladık. Ne oldu kaçımızın diyabet ve obeziteden haberi var.  Hadi var diyelim. Obeziteden korunmak için spor şart. Hadi yapamıyorsun vaktin yok. O zaman asansörle çıkma yürü. Çalıştığım şirkete sabahları gelirken 1 kat için taa 8.kattan asansör bekleyen insanları görüyorum. 1 katı çıkmaya üşeniyorlar. 8.kattan asansörü beklemeye üşenmiyorlar. Pes doğrusu. Tembellik ruhumuza işlemiş.  Bir de beklememek için 3 kişilik asansöre 4-5 kişi binmeye çalışanlar yok mu bittiğim andır. Her gün bozuluyor o asansör. Bir de bazıları hiçbir yerinden hava almayan asansörde sigara elinde inmiyor mu? Duramıyorum. Basıyorum fırçayı.  

       İşte bunlar hep kültür… Daha ailede başlayan kültür meselesi… Biz anne-babalar nasıl davranıyorsak çocuklarımız da bizi taklit ediyor. Öğrenilmiş davranış modelleri bunlar. Yazılarımı takip eden sevgili anne-babalar,  lütfen çocuklarınızı tembelliğe itmeyiniz. Her istediğini yapmayınız. Biraz zorlanmayı öğrenmemiz lazım. Gayret sarf etmeyi  öğrenmemiz lazım. Kolaya kaçmak basit. Önemli olan zoru başarmak.

       Bazen buradan geleceğe baktığımda korkuyorum. Kaygılanıyorum. Kızlarım 3.5 yaşında. Henüz bir ana okuluna gidemiyorlar, ama çok istiyorlar. Gittiğimiz rehabilitasyon merkezinin yakınlarında ana okulları var. Rengarenk boyalı, duvarlarında çizgi film karakterlerinin olduğu binalar. Buradan geçerken bana diyorlar ki anne bir gün biz de okula gideceğiz değil mi? Büyüyünce…  Bir an duruyorum ama cevabım hazır aslında evet kızım büyünce… Şimdi spor yapıp güçlenelim. Büyüyünce gideceğiz.  Eşim tabii baba olarak tüm koruma iç güdüsüyle 7-8 yaşına kadar vermeyelim okula diyor. Kimse kızlarımızı üzmesin, dışlamasın. Ama biliyorum ki bu doğru değil. Eninde sonunda bu gerçekle karşı karşıya kalacaklar. Bu nedenle de güçlü çocuklar yetiştirmeye gayret ediyorum. Engelli ama ruhen güçlü… Ruhen engelsiz.  Bazen bana anne ben yapamam, sen yap deyip kolaya kaçmaya çalışıyorlar. Hayır diyorum, yapabilirsiniz. Anne çok yorgun şimdi.  Beni de anlamaya çalışın diyorum, anne yorgun olunca sizinle oynayamaz, bırakın biraz anne dinlensin. Anneniz sizin  gibi ikiz değil.:)  O zaman yüzüme öyle tatlı bir bakışları var ki görmelisiniz. Tamam anne diyorlar.  Bekliyorlar. Tabii sonra oynuyoruz birlikte. Hadi bakalım kızlar gösterin kendinizi diyorum.  Bak anne Angelina Balerina gibi bale yapıyoruz diyorlar. Evet kızım harikasınız diyorum. Evde Kuğu Gölü balesi yapıyoruz şu aralar. Siz hiç yürüme engelli bir balerin gördünüz mü? Ben gördüm. Bizim evde 2 tane var. Eller havada, yüzlerinde ise gurur…

 Sevgiyle kalın.

31 Ekim 2012 Çarşamba

BIRAK IŞIĞIN AYDINLATSIN DÜNYAYI


       Tanımadığınız birinin hayatına bir an renk verebiliyor olduğunuzu düşünmüş müydünüz hiç?  Ben düşünmemiştim şahsen… Taa ki tatil dönüşü kaldığımız otelde temizlik görevlisi bayanın yüz ifadesine kadar…

      Keyifli bir bayram tatili… Önce uzun zamandır göremediğimiz babaannemiz ve dedemizi ziyaret ettik. Hoş bir aile birlikteliğinin ardından arkadaşlarımızla birlikte İzmit Karamürsel ilçesinin dağlarında bulunan bir tesiste dinlenmek üzere yol aldık.
      Başdeğirmen  Bir Alabalık tesisi olarak başlayıp, sonrasında yavaş yavaş hizmetlerini arttırarak bugün aynı zamanda konaklaya da bileceğiniz bir tesis haline gelmiş. Önce sabahları güzel bir köy kahvaltısıyla başlıyorsunuz güne.  Dağların arasında, yemyeşil ağaçların içinde bulunan tesiste aynı zamanda alabalık havuzlarından gelen su şırıltıları sanki yakın bir yerde şelale varmış hissini uyandırıyor. Güzel bir yürüme parkuru yapmışlar. Ormanın içinde bir patikadan kısa bir yürüyüşe çıkabiliyorsunuz. Tesisin içinde çocuk parkı, basketbol ve voleybol sahası ile spor yapabileceğiniz aletler de bulunuyor.  Hava temiz, bol miktarda oksijen acıktırıyor tabii bol bol…  Yazları yararlanabileceğiniz bir de yüzme havuzu var.  Küçük ve şirin bir tesis… Hepimiz için iyi bir dinlenme noktası oldu burası… Hava da şansımıza çok güzeldi.  Akşamları sevdiğim arkadaşlarımla bir şeyler içmek, sohbet etmek… Paha biçilemez…  


          Damla ve Derin de çok mutlulardı. Arkadaşları Akdora ve Alya ile keyifli saatler geçirdiler.  Alya küçük 2.5 yaşında henüz Damla ve Derin’in durumunu anlayabilecek yaşta değil.  Akdora ise 6 yaşında… Ama o da bu konuda bize hiçbir şey sormadı.  Bir gün  Akdora, Derin’i arabasıyla döndürüyor.  Annesi hayır yapma diyor, düşürebilirsin. Bu sefer ben annesine dönüp bırak yapsın diyorum. Bak ikisi de çok mutlu… Derin’in yüzünde çok hoş bir gülümseme var. Akdora kahkahalar atıyor. Bırak diyorum onlar mutlular. Artık geçen zamanla birlikte başkalarının durumuna daha az müdahale  etmeye başladım.  Akdora çok zeki  bir çocuk. Elimde büyüdü diyebilirim. Ona sorumluluk verme konusunda hiç bir şüphem olmadı. Ertesi gün Derin’i havuzun etrafında gezdirmek istediğini söyledi. Yani sorumluluk almak istedi. Ben de seve seve kabul ettim. Dikkatli olmasını rica ettim. Sonra da bir daha müdahale etmedim.  Bir ara havuzun kenarında bulunan dehlizlerden birine arabanın tekerleği girmiş ve araba hafif eğilmiş. Eşim ve arkadaşlarım panikle koştular.  Ben de yine panik yok… Olsun olabilir. Arkadaşım Özlem durumdan çok endişe ettiğini söyledi ve Akdora’ya biraz kızdılar. Bu olaydan sonra Akdora Damla ve Derin ile oynamak istemediğini  söyledi. İşte şimdi müdahale etme zamanı dedim kendime… Arkadaşlarıma Damla ve Derin’in özel durumundan dolayı onları soyutlamamamız gerektiğini söyledim. Bırakın oynasınlar… Düşebilirler de… Benleyken de düşebiliyorlar.  Dedim ki merak etmeyin Akdora sorumluluğu almadan önce ben onu izledim. Ardından etrafta en fazla ne zarar gelebilir onu da hesap ettim. Gerisini düşünmeye gerek yok. Biraz rahatlık, biraz çevremizdekilere karşı güven, inanınki en iyisi… Bir ara Akdora ile yürüyüşe çıktık. Eşim ve ben onu çok sevdiğimizi söyledik. Damla ve Derin de seni çok seviyor dedik. Lütfen onlarla oyna… Ona  kızılmasının sebebinin bu olayı becerememesinden değil, Damla ve Derin’in durumunu tam olarak anlayamamasından olduğunu söyledik ve ona ilk kez telaffuz ettik. Damla ve Derin yürüme engelli… Tabii önce bir şaşırdı. Engelli ne demek dedi? Niçin yürümüyorlar , yürüsünler dedi? İnşallah dedik. Damla ve Derin’in kaslarında bir rahatsızlık olduğunu, güçsüz oldukları için yürüyemediklerini söyledik.  O gün boyunca muhtelif aralıklarla Akdora yanıma gelip, Damla ve Derin ne zaman yürüyecek, kaç gün sonra yarın mı? gibi sorular sormaya başladı. Akdoracığım dedim biz de bilmiyoruz. Umut ediyoruz. Hem sen şimdi takma kafana bunları onlarla oyna sadece...


       Parkta eğlenceli saatler… Damla ve Derin çok eğleniyorlar. Basketbol oynuyoruz. Potaya basket atmam çok hoşlarına gidiyor. Anne biz de oynayalım. Arabalarında otururken ellerine veriyorum topu… Tutamıyoruz anne çok ağır diyorlar. Hayır diyorum.. Tutabilirsin, yapabilirsin.  Onları yormayacak, kendilerini kötü hissetmeyecekleri şekilde oynuyoruz topumuzla. Bu aynı zamanda kol kaslarımızı güçlendirmek için iyi bir egzersiz. Kim bilir belki ileri de iyi bir sporcu da olurlar. Örnekleri de var.  Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımız  4. kez şampiyon olmuş. Takımımızı da tüm kalbimle tebrik ediyorum.   İsteyince her şey mümkün. Engeller beynimizde…

       Tatil bitti. Sabah kahvaltısının ardından geri döneceğiz. Ellerimi yıkamak için lavaboya gittim. Temizlik görevlisi bayan bana baktı. Gidiyor musunuz dedi, üzgün bir ses tonuyla… Çok şaşırdım, evet dedim. Ama neden üzgün görünüyorsunuz?  Size alışmıştık dedi, sizsiz burası çok keyifsiz olacak. Dondum kaldım. Üzülmeyin dedim sonra yine geliriz. Tesisten ayrılırken araba da eşime anlattım durumu.  Nasıl bir enerji yaydıysak dedim, görevli bayan çok üzüldü ayrılırken… Eşim de o bayanla daha önce bir ara konuşmuş. Ben kızlarımızla parkta oynarken bizi seyrediyorlarmış. Eşime sormuşlar. Çocuklar annesinin kucağında hep neden? Eşim de yürüme engelli olduklarını söylemiş. O zaman da biraz duygulanmıştı bayan dedi.

        Hiç bilmediğimiz insanların yaşam enerjileri de olabiliyoruz işte… Onların yaşamlarını etkileyebiliyoruz.  Bazen onlara mutluluk veriyoruz. Bazen de üzüntü kaynağıyız.

Siz hangisisiniz?

16 Ekim 2012 Salı

HANGİ YOL SİZİN?


       Geçtiğimiz günlerde Damla ve Derin ile birlikte çizgi film izliyoruz. Birlikte film izlemekten ve yorum yapmaktan çok hoşlanıyorlar. Uzun süre bir noktaya takılıp tv izlemek elbette beyinsel faaliyetlerimizi yavaşlatıyor olabilir; ama bunu belli  aralıklarla ve ne izleneceği seçilerek yapıldığında ve aynı zamanda çocuğun nelere dikkat ettiği hakkında yorum yaparak izlenildiğinde çok da zararlı olduğunu düşünmüyorum. Üniversite’yi bitirirken bir tez hazırlamıştım. Çocuklara yönelik tv programlarının çocuğun gelişimine ve iletişimine etkileri konusunda… Kaliteli hazırlanmış çocuk programlarını çocuklarınıza rahatlıkla izletebilirsiniz. Gelişimlerinde ve iletişiminde olumlu katkıları çok fazla. Örneğin günümüzde çok popüler olan bazı çizgi filmler de böyle. Pepee, Calio, Mickey Mouse klüp evi bunlara en iyi örnekler…  Bunlar sayesinde şekilleri, renkleri, sayıları öğrenmenin yanı sıra bir çok toplumsal değeri de öğreniyorlar.  Örneğin Pepee aynı zaman folklörümüzün de çocuklar tarafından keyifle izlenmesini sağladı. Damla ve Derin de yürüme engelli olmalarına rağmen oturdukları yerde ellerini ve gövdelerini kullanarak bu danslara eşlik etmeye çalışıyorlar. Yurt dışında yapıldığı gibi Türk yapımı bu tarz çizgi filmlerin içine engellilikle ilgili bir şeyler de eklense çok güzel mesajlar verebileceğimizi düşünüyorum. Örneğin yürüme engelli bir arkadaş ya da tekerlekli sandalyede bir dede vs… Çünkü biliyoruz ki ağaç yaşken eğiliyor. Tekrar başladığımız noktaya dönersek Damla ve Derin ile hafta sonu Heidi’nin bir çok bölümünü birlikte izledik. Tivibu’da bir çok seçenek mevcut. Tivibunuz yoksa internetten de rahatlıkla izlettirebilirsiniz. Hatırlarsanız Benim Claralarım diye bir yazı yazmıştım. Çocukluğumda izlediğim Heidi ile ilgili zihnimde kalmış bazı şeyler vardı. Yıllar sonra kızlarımla tekrar seyrettiğimde ne kadar güzel bir çizgi filmmiş diye düşündüm. Heidi o kadar mutlu ki, çimlerde taklalar atıyor. Hayvanları seviyor. Doğayla dost, insan sevgisi son derece kuvvetli… Mesajlara bakar mısınız? Çizgi filmi izlerken televizyondan dışarıya yayılan bir enerji hissediyorsunuz. Pozitif enerji… İşte bir yapımın başarısı budur. Ekrandan dışarıya taşabilen, izleyicinin empati kurmasını sağlayabilen,  olumlu duygulara göndermeler yapan çok başarılı bir çizgi film bence… Heidi çimlerde takla atıp, yemyeşil kırlarda koşarken sanki bizi de yanında sürüklüyordu. Sonra durdum düşündüm. En son ne zaman yaptınız doğada böyle bir aktivite… Negatif enerjinizi nasıl boşalttınız. Şimdi İstanbul’a bakıyorum da yeşil alanlar ne kadar azaldı. Her yerde en az 3 büyük alışveriş merkezi. Ne yapıyoruz eğer çalışıyorsak hafta sonu bir çoğumuz  doğada yapılabilecek aktiviteler varken alışveriş merkezlerine dalıyoruz, çoluk çocuk… Fast Food yemekten obezite ile karşı karşıyayız. Alışveriş çılgınlığından bütçelerimizi zorluyoruz. Gereksiz yüzlerce giysi, ev eşyası ile dolup taşıyor evlerimiz. Ama birilerine maddi, manevi alanda yardım edebilir misiniz dendiğinde benim bütçem veya zamanın yok diyebiliyoruz.  O içeride tatmin edemediğimiz sevgisizliğimizi bu şekilde tatmin etmeye çalışıyoruz. Bu bir hastalık… Çağımızın hastalığı… Tüketim… Sınırsızca tüketim. Reklamları izliyorsunuz mesaj hep aynı… Yenisini al tüket…  Bu daha iyi eskisini at bunu al… Modası geçti at… Beynimiz bunlara şartlanmışken mutluluk kaynağımızın bunlar olduğunu sanarken nasıl gerçekçi düşünebiliriz ki… İşte bunun nedenlerinden biri seçim yapmayı öğrenemememiz. Hayır diyemememiz.  Daha çocukken başlıyor eğitimimiz hayır sen bilmiyorsun, büyüklerinin sözünü dinle.  Senin seçme hakkın yok önüne konanı yiyeceksin vs vs  Özgürce seçme hakkı sunulmayan, bir otoriteye bağlı olarak büyüyen çocuklar sonunda ne oluyor. Kendilerine özgüvenleri azalıyor. Kendi başlarına doğru karar veremeyeceklerini düşünüyorlar. Sonra mı ne oluyor? Sürü psikolojisi  tabiki… Aaa bak biri şunun iyi olduğunu söyledi.  Hipnoz olmuş gibi demek ki onu yapmalıyım. Bunun modası geçmiş bütçemi zorlayıp yenisini almalıyım, çünkü böylelikle prestijim artacak ben de özgüvenimi tatmin etmiş olacağım.Şimdi görüyorum bir çok kişisel gelişim eğitimleri başladı. Kendi yolunu kendi çizgini bulmak adına… Bu eğitimlere de çok rağbet var. Peki neden arttı. Çünkü o kadar çok başkalarının etkisi altındayız ki mutsuzuz. Sevgi  de arkadaşlık da  tıpkı bir eşya gibi basit hemen atılabilir değiştirilebilir oldu hayatımızda. .. Derinlemesine bir şeyi yaşamaya imkan yok. Hep yüzeysel… Çooook arkadaşım var. Facebookta 900 arkadaşım, twitterda 4.000 takipçim var. Bunlardan kaçı bir sorununuz olduğunda yanınızda… Ya da çok mutlu bir gününüzü beğenmek dışında kaç kişi sizi arayıp paylaşıyor. Ya da gel birlikte bir yerde oturup kutlayalım bu güzel haberi diyor. Kaç kişi… ??? Söyleyeyim şanslıysanız 2… Demek ki sizin gerçek anlamda 2 dostunuz var.  Peki birilerinin çok sayıda sizi takip etmesi, ya da çok kişi tanımanız neden önemli ve gerekli haline geldi. Çünkü prestij artık böyle…  Seni çok kişi takip ediyorsa demek ki çok gerekli bir insansın sen. Toplumun yararına bir şeyler yapıyorsun diye düşünürüm ben. Ama bakıyorum paylaşılan şeyler twitter da bugün yağmur yağacak şemsiye mi alsam. Diğerleri yorum yapıyor evet al yok alma… Bir diğeri yazmış. Hafta sonu dolabımı toplamaya üşeniyorum.  Yorum yok, beğenmişler. Nesi beğeniliyorsa… Bu kadar boş olduk işte…  Tembelliğin toplumda onay görüp beğenilmesi kadar komik bir şey olamaz herhalde…  Yani kısacası  bugün hayatımıza biraz tepeden bakabildiğimizi umuyorum. Hadi dışarı çıkın bugün hava güzel… Ama alışveriş merkezine değil. Deniz kenarında bir yürüyüşe ya da park varsa yakınlarınızda bir çay içmeye… Biraz çocukları izlemeye…. İzleyin çocukları çok şey öğreneceksiniz…  Ama lütfen seçim hakkı tanıyın onlara…  Onlara zarar vermeyecek kararlar alabilmesine yardımcı olun sadece, doğru karar almasına değil. Herkesin doğruları farklı olabilir çünkü. En önemlisi de seçme özgürlüğü ileride özgüveni gelişmiş, ne istediğini bilen nesiller getirecek.

4 Haziran 2012 Pazartesi

BENİM CLARALARIM




        Yaşı 30’u geçmiş olanlar daha iyi hatırlayacaklardır. Heidi adında bir çizgi film vardı. Çocukluğumuzun az ve öz çizgi filmlerinden. Kendi dünyasında mutlu, sevecen bir çocuktu Heidi… Arkadaşı Peter ve Clara’yı da hatırlayacaksınız. Yürüme engelli Clara mutsuzdu başlarda…  Disiplinli, kuralcı  biri olan evin yardımcısı bayan Rotenmaier  onlara göz açtırmamaktaydı.  Sonralarda Clara Heidi’nin dünyaya bakış açısından, yaşam sevincinden ve insanlara olan sevgisinden etkilenerek güç alıp, yürümeye başlamıştı ve hepimiz sevinmiştik bu durum için… Bunu niye anlattım. Çocukken çok etkilenirdim bu Clara’dan… Çok üzgün gözüküyordu. Hep ağladığı aklımda kalan… Bir gün  psikoloğuma dedim ki beynimde bu hastalığın bir fotoğrafı veya görüntüsü ile ilgili düşündüğümde , şimdi benim iki küçük Claram var diyorum. Ben öyle bir şey yapmalıyım ki onlar tıpkı Heidi de ki Clara gibi mutsuz olmasınlar.  Sonrasında sorular ardı ardına geldi. Ne yapacağım? Onlara bu durumlarını nasıl anlatacağım. Anlayabilecekler mi? Hayata mı küsecekler?


        Karşılığında şöyle bir cevap  aldım. Ama bütün engelliler mutsuz değiller. Onların mutsuzluğu toplumun bakış açısında… Yoksa engellere rağmen bunları aşıp büyük başarılar elde edenler var. Bu hikayeleri ben de biliyorum dedim. Sonra benim küçük Claralarım için şöyle bir yöntemi denemeye karar verdik. Henüz çok küçükler, masallarla başlayalım. Özel masallar… Masal dinlemeyi çok seviyorlar. Bir gün tavşan olsun, bir gün ayıcık, başka bir gün köpek vs… Ama hikayede diğerlerinden farklı olan bir hayvan olsun. Önceleri farklı olmaktan dolayı ne hissetmiş, sonra diğerleri ona nasıl davranıp aralarına almışlar. Bu şekilde anlatalım. Masallarda farklı olmanın kötü bir şey olmadığını, herkesin aynı yeteneklere sahip olmadığı bilincini aşılayalım. Öyle de yaptık. Başladım her gece aklımdan uydurduğum bu özel masalları anlatmaya… O kadar dikkatli dinliyorlardı ki… Ben de inandım zamanla bu öykülere… Büyüdükçe bana sorular da sormaya başladılar. Fakat hiç o kritik soru gelmedi. Anne o hayvanlar neden böyle… Biz neden böyleyiz? Sessizce her gece dinlediler. Sonra anneanne, babaanne, babamız da öğrendi tekniğimizi hep birlikte devam ettik öykülere bıkmadan usanmadan… Bazen ünlü masalların içine yerleştirdik kendi öykümüzü… Bir dönem vücudunun belden aşağısı balık olan deniz kızı Ariel çok çekti ilgimizi… Ama hikayede  sonlar hep mutlu..


        Benim küçük Claralarım da inşallah bir gün yürüyecekler, tüm gayretimiz onlar için ve ben beklediğimiz o gün için en güzel fotoğraflarımızı paylaşmayı umut ediyorum.  Ama geçen zaman bana şunu da çok iyi öğretti ki belki hiç yürüyemeseler bile bunun hayatın bir sonu olmadığı, farklı olmanın kötü bir şey olmadığı, farklılıkların hayatımıza renk getirdiği gerçeği…  Yazılarımı bıkmadan, usanmadan takip ediyor olduğunuz için sonsuz teşekkürler, birilerinin kalbinde bir yerlere dokunabiliyorsam ne mutlu…

31 Mayıs 2012 Perşembe

HAYATA BAKIŞ AÇIM DEĞİŞİYOR



         Yıllar önce bir belgesel izlemiştim. Lumiere Kardeşlerin kamerasıyla 41 tane ünlü yönetmenden  52 saniyelik film yapmaları isteniyor ve en fazla 3 kamera açısından… Dikkat edin 52 saniye ve en fazla 3 açı… Ne anlatabilirsiniz ki?  İşte bu 41 ünlü yönetmen filmlerini  52 saniyeden en fazla 3 kamera açısından çekiyorlar. Kimisi 3 açıyı da kullanmıyor bile tek açı… Sonuç inanılmaz. Hepsi 52 saniyeden anlatımı başarıyor. Bunu niye anlattım. Çünkü bu filmde ünlü yönetmenlerden biri çekim sonrası öyle bir cümle kuruyor ki, yaşamımda önemli bir yeri tutuyor. Diyor ki, “Hayata bakış açımız, kameramızı nereye koyduğumuzla doğru orantılıdır” Evet hayat da böyle bir şey işte… Kameran ve bakış açın. Kameran gözlerin ve nereye baktığın önemli… Benim de iki seçeneğim vardı, ya ağlayıp, oturup karalar bağlayacaktım. Ya da 2.yolu seçip mücadele edip,  gerçek mutluluğu bulmaya çalışacaktım. Ben 2.sini seçtim. Kameramın açısını değiştirdim ve olumlu şeylere bakmaya başladım. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi yaşamımızın bir yerinde küçük ama aslında çok önemli mutlulukları unutuveriyoruz ve şimdi biz bunları tekrar canlandırmaya başladık.  Belki inanmayacaksınız ama dedim ki kendi kendime Aytül bu başına geldi. Ama belki de gerçekten şanslısın. Çünkü artık eskisinden daha da rahat ve mutlusun. Küçük şeyleri dert etmiyoruz artık… Ne anlamı var. Hayattan daha çok zevk almayı öğrendik. Günü yaşamayı… Yarın belirsiz...


        Bir gün bebeklerime bakan yardımcım ağlayarak yanıma geldi. Aytül Hnm eşim yok, çocuklarıma tek başıma bakıyorum, her şeye yetişmeye çalışıyorum bunaldım… Ama nasıl ağlıyor. Dedim ki bak bana ben ne yapayım. İki bebeğim de dünyada çaresi olmayan bir hastalığın pençesindeler. Şu anda dünyanın en zenginleri gelip, servetlerini bağışlasalar bile çözümü yok. Her şey bilim adamlarına bağlı… En azından senin sağlığın var. Ne kadar önemli biliyor musun? Bak çocuklarına bakabiliyorsun, okutabiliyorsun. Bunları görmezden gelme… Her karanlığın bir aydınlığı var. Sildi göz yaşlarını ve sustu.


        Benimse Engelliler Danışma ve Dayanışma Merkezi’ndeki psikoterapi sürecim başladı. Çözmek istediğim şeyler var. Hayatımda değiştirmek istediğim şeyler, kafamın içinde yüzlerce soru? Ne yapacağım? Nasıl davranacağım? Kızlarım büyüyor ve bir gün korktuğum o soru gelecek. “ Anne biz neden yürüyemiyoruz?” Nasıl açıklayacağım? Psikolojileri bozulsun mutsuz olsunlar istemiyorum.  Profesyonel destek şart ve ben çok doğru bir merkezdeyim.


        Gözlerimi kapattım. Önce bana bir yer tanımlattı psikoloğum. Kendimi mutlu hissedeceğim, güvenli huzurlu bir yer…  Evet var öyle bir yer… Kafamın içinde oradayım ve mutluyum. Tamam dedi burayı unutmayın. Ne zaman kendinizi kötü hissederseniz. Gözlerinizi kapatın ve buraya gidin. Şimdi ne zaman kendimi kötü hissetsem gözlerimi kapıyor ve güvenli yerime çekiliyorum. Bir çeşit meditasyon…  İlerleyen süreçlerde korkularımdan, beni üzen şeylerden konuşuyoruz. Sonra yine gözlerimi kapatıyorum. Bir kutu tasarlıyorum beynimin içinde ve tanımlıyorum o kutuyu… Sonra bütün üzüntülerimi içine koyuyorum. Hepsini ama hepsini…  Aman hiçbir şey dışarıda kalmasın. Sonra pembe bir kurdele ile sımsıkı bağlıyorum ve evimde güvenli olarak düşündüğüm bir yere koyuyorum bu özel kutuyu…  Sonra uzaklaşıyorum ondan… Uzaklaşıyorum… Uzaklaşıyorum… Küçücük kaldı. Biraz daha uzaklaşıyorum ve artık görünmüyor. Ama ben onun orada olduğunu biliyorum ve ardından gözlerimi açıyorum. Rahatlamış gibiyim. Kendimi iyi hissediyorum ve seans bitti. İnanır mısınız 1 hafta boyunca yani tekrar seansa gidene kadar beynimde her gün sakladığım o hayali kutuyu gördüm. Yanına gittim ama dokunmadım. Açmaya cesaret edemediğim kutu o şekilde orada kaldı.  Ama ben eskisine göre çok daha rahat ve mutluyum.


         Sıra geldi. Kaygıları azaltmaya… Bir engelli annesi olarak öyle çok kaygılar var ki içimde… Ne olacak? Sonrası ne olacak soruları? Çevrede yine her kafadan bir ses…  Eleştiriler vs… Dedim ki psikoloğuma çok bunaldım. Sanki biri beni boğuyor. Nefes alamıyorum. Dedi ki kendinize özel eleştiri günleri yapın? Eleştiri günü mü? O da ne? Yani üzerinizdeki yük hafiflesin biraz. Örneğin pazartesileri  saat 08.00 ile 09.00 arası eleştirilerinizi alıyorum. Beni eleştirebilirsiniz. Ama onun dışında kapalıyım. Bir gülmedir tuttu beni. .. Bu neye yarayacak? Şuna yarayacak. Tüm hafta boyunca gereksiz yere stres yüklenmeyeceksiniz. Sürekli tetikte olmayacaksınız. Bir kere, belli bir aralıkta olacak ve bitecek. E güzelmiş dedim kendi kendime.. Peki bu sırada eleştirileri alırken savunma hakkım var mı? Hayır yok.. Sadece dinleyecekmişim. Karşı taraf anlatacak rahatlayacak. Sonra istediğimi yapmakta özgürüm. Yaşasııın… Eee bir saatlik eziyete değer… Hadi gelin bakalım kim gelecekse… Tabii kimse gelmedi. Herkes sus pus. Bu aşamayı da böylece atlatmış olduk.

        Her hafta görüşüyoruz. Konuşuyoruz. Haftam nasıl geçti? Önemli bir şey oldu mu? Çocuklar nasıldı? Ben nasılım? Çevrem nasıl? Çok şükür gittikçe her şey iyileşiyor. Ben hayata olumlu baktıkça her şey daha çok iyileşiyor ve yaşam kalitemiz artıyor.  Bu psikoterapi seanslarında kazandığım en güzel  şey her hafta hayatımı gözden geçirmek oldu. Yaşam kalitemizi daha çok nasıl arttırabiliriz. Daha mutlu nasıl olabiliriz? Üzüntüleri ve kaygıları nasıl bertaraf edebiliriz.? Çok değerli kazanımlardı bunlar. Şimdi beni görenler çok güçlü bir anne olduğumu söylüyorlar. Herkese değerlendirmeleri için ayrı ayrı teşekkür ederim. Yapım gereği hiçbir zaman karalar bağlamadım. Hep bir çıkış yolu aradım. İnşallah bunun da bir yolunu bulacağız. Ama şimdi biliyorum ki, doğru yer, doğru zaman ve doğru tedavi seçenekleri önemli  bizim için… Şu anda yapmaya çalıştığımız, yapabileceklerimiz içinden en iyilerini seçmek… Seçimler… Hayatımız bunlardan ibaret… Ben bazı konularda özellikle kızlarımın hastalığı seçmedim ama o bana geldi. Asıl bundan sonra hangi yolu seçeceğim önemliydi belki de ben seçimimi yaptım.


        Bazen sonu bilinmeyen bir yolda görüyorum bizi… Hayat da zaten böyle değil mi? Bir gün seans sırasında demiştim ki psikoloğuma eskiden hayat toz pembeydi benim için… İnsanlar doğarlar, büyürler, evlenirler, çocukları olur, bu arada istedikleri evi, arabayı alırlarsa alırlar. Alamazlarsa olanla idare ederler. Sonra çocuklar büyür. Anneler babalar yaşlanır. 80ininden sonrada bir şekilde veda edilir hayata… Oysaki kızlarımın hastalığını duyduğumda öylesine değişti ki bu zincir…. Koptu o noktada filmim birden… Hayat hep belli bir seyri izlemiyordu. Oysaki ben öyle kurgulamıştım. Etrafımda da bu tarz hastalıklar veya  çok ender olanlar dışında erken bir ölüm  olmamıştı. Sonra bir tokat gibi patladı yüzümde gerçekler… Hayat belli bir kurguya bağlı değil. Başına bir şey geliyor. O anda oradasın ve yine seçme hakkın var. İşte asıl buradaki seçimlerimizden ibaret hayat… Yaşamınızı kendinize zehir etmeyin. Hayat o kadar güzel ki, bir çocuğun masum bakışlarında, güzelliğinde saklı çoğu zaman… Hani şarkılarda da söylenir ya bazen en son ne zaman unuttuk çocuksu masumluğumuzu…

          Büyüdükçe kirleniyoruz aslında…