engelli aileleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
engelli aileleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2012 Perşembe

TUVALET EĞİTİMİ


        Ne zamandır bir konuda yazmak istiyorum. Tuvalet eğitimi… 2-3 Yaş arası çocuğu olan aileleri bekleyen bir durum çocuğuna tuvalet alışkanlığı kazandırmak. Bu döneme ait çeşitli psikologların kuramları var. Diyorlar ki tuvalet eğitimi çok katı kurallarla geçerse çocuğun psikolojisini ve kişiliğini etkiliyor. Aşırı titiz, saplantıları olan, obsesif davranışlar gösterebilen, cimri, inatçı, katı ve aşırı kontrolcü kişilik özellikleri gösteriyorlar. Gevşek davranıldığında ise yetişkinlikte aşırı dağınıklık, düzensizlik, umursamazlık kaygısızlık içeren bir kişilik yapısına sahip oluyor.

      2-3 yaş arası dönem çocukların bir takım gereksinimlerini kendisi yaparak özerkliğini ilan ettiği bir dönemdir. Çocuğun her şeyine yardım edilirse çocuk çekingen ve pasif oluyor. Yetersiz olduğunu düşünüp kendinden utanmaya başlıyor. Kendisinden kuşkulanıyor.  Bu dönem bağımsız davranışlara izin vermek gerekir.

      Damla ve Derin çok şükür çabuk uyum sağlayan çocuklar olduğu için tuvalet eğitimini de 2 ay gibi bir süre içinde tamamladılar. Onları mümkün olduğunca kendilerine güvenmeleri için destekledik. Baskıcı olmadık, çok serbest de bırakmamaya çalıştık.  Genelde ne kadar sürede tuvaletleri geldiğini hesapladık. O süre gelince kendilerine sorduk. Bazen anne tuvaletim yok deyip 2 dakika geçmeden yerleri ıslattıklarını da görmüştüm. Onlara kızmadan tamam anneciğim önemli değil. Bir dahakine dikkat edersin dediğimde ve bunun üzerine  bir daha aynı olayı yaşadığımda ne deseler beğenirsiniz. Tamam anne önemli değil, olabiliiiir. Eşimle çok gülmüştük o zaman bu sözlere. Dedik ki sünger gibiler her şeyi çekiyorlar ve bunun üzerine söylediklerimiz konusunda daha dikkatli olmaya çalıştık. Tuvalet için bir oturakları var, bir de tuvaletin üzerine takılan bir adaptör. O an nereyi kullanmak istiyorlarsa kendileri seçiyorlar. Tabii kendileri gidemedikleri için bu alanlara kucağımızda götürüyoruz. Ağırlaşmaya başladıkları için bizim için de çok kolay olmayan bir süreç bu. Daha çok uyuyan bir çocuğu taşımaya benziyor. Hani bütün kaslarını gevşetip, tamamıyla tüm yükünü size bıraktıkları an vardır ya. Tam olarak öyle işte. Şu an 13 kgler. Ama ben onları kucağımda taşırken daha ağır hissediyorum.

       Bu dönem çok korumacı olmamaya gayret ediyoruz. Sonuçta her anne-baba çocuğuna karşı korumacı davranmaya çalışıyor. Bu doğal bir iç güdü. Yapmak istedikleri konusunda, ilgi alanları konusunda gözlemciyiz ve desteklemeye çalışıyoruz. Sevdikleri bir şeyi yaptıklarında bizden onay almak üzere soruyorlar. Tebrik ediyoruz. Yüzlerindeki gurur ifadesini görmelisiniz. İşte tuvalet eğitimi sırasında da bazı düşüncelerim vardı. Sonuçta en temel ihtiyacını tek başına karşılayamayan çocuklarım var ve bu dönem tuvalet eğitiminin psikolojileri açısından çok önemli olduğunu biliyorum ve konuyu bir kaç pedagoğa açtım. Dedim ki bu dönem en temel ihtiyaçlarından birini karşılayamamaları onları bedensel yetersizlik düşüncesine iter mi? Çünkü halen durumları hakkında net bir fikre sahip değiller. Sonuçta şöyle bir şey çıktı ortaya dediler ki elbette itebilir, bunun için her süreçte, yaptığınız her şey de onu da katın. Örneğin tuvalet eğitimi sırasında tuvalet kağıdını onun tutmasını sağlayın ve sonra ondan isteyin ve size yardımcı olduğu için ona teşekkür edin. Gerçekten de işe yarıyor. Kendilerini daha iyi hissediyorlar. Böylece bedensel engelli bile olsalar yaşamlarının içinde bir şeyler de onların da katkısı olduğunu hissetmeleri , düşünmeleri psikolojik gelişimlerini de sağlam tutuyor. Böylelikle ruhen engellilik de ortadan kalkmaya başlıyor. Ruhen engellilik derken bir şeyi yapamayacağını düşünen  savunma mekanizmalarını harekete geçiren durumu kastetmek istiyorum.

     Burada özellikle engelli çocuğu alan ailelere şunu söylemek istiyorum. Lütfen çocuklarınızı destekleyiniz. Onları hayata katınız. Yapabilecekleri konusunda yüreklendiriniz. Bir gün görüştüğüm bir pedagog bana şöyle demişti. Bedenimizde bir şey eksik olduğu zaman başka bir şey daha fazla çalışmaya veya gelişmeye başlar. Örneğin görme engellilerin kulaklarının daha hassas olması gibi. Damla ve Derin için de yürüme fonksiyonlarının olmamasından dolayı sosyal zekalarının çok ileri olduğu söylenmişti. İşte bunları gözlemlemeliyiz. Farklılıklar hayata renk katar. Yeni düşünce kalıpları gelişir.
Hayata tek bir pencereden bakan biri olmamanız ümidiyle…

16 Kasım 2012 Cuma

ENGEL SİZSİNİZ...


        Geçtiğimiz bir kaç gün önce belki okudunuz Ankara’da tekerlekli sandalyede bir engelli rampa bulunmayan kaldırıma çıkamadığı için onu görmeyen çöp koteynırının çarpması sonucu hayatını kaybetti.  Yürüme engelliler için ahh bu kaldırımlar, ahh bu merdivenler, asansörleri olmayan binalar vs vs.. Bu nedenle eve hapsolan engelliler ve aileleri… Bakın kızlarım artık ağırlaşmaya başladı. 13 kgler fakat rahatsızlıklarından dolayı hissetmiş olduğum ağırlık 20-25kg civarı. Bu tıpkı uyuyan bir çocuğu taşımaya benziyor. Tüm bedenini size bırakıyor. Onları asansörü olmayan yerlere götürmekte şu an zorlanıyorum. Bir kaç sene daha böyle sürerse onlar da evlerinden çok fazla çıkamayacaklar. Apartmanımızda asansör var. 8.katta oturuyoruz. Fakat apartman girişinde ve içeri girdikten sonra da beni zorlayan tam 3 basamak var. Bebek arabalarını tek başına kaldırıp oradan geçmek bazen zorlu bir yolculuğa benziyor. Apartman Yöneticisi olan ev sahibimizden bu konuda bir rica da bulunduk. Çocuklarımızın durumunu anlattık. Bu rampanın sadece çocuklarımız için değil, yaşlı tekerlekli sandalyede olanlar için, bebekleri olan anneler için, pazar arabasıyla eve çıkmaya çalışan herkes için gerekli olduğunu söyledik. Sağ olsun bizi kırmadılar ve apartmanımıza seyyar da olsa merdivenlerin üzerine rampa taktırdılar. Çok sevindim, bunu görünce… İşte duyarlı biri dedim.  Oysa ki her apartmanda olmalı. Haklısınız ben de bu zamana kadar düşünmemiştim. Ama şimdi ben bunu yazıyorum ve siz de okuyorsunuz ve artık biliyorsunuz.  

        Annemle bir gün metrobüsle bir yere gitme macerasına giriştik. Kızlar bebek arabalarında…  Hadi ilk duraktan bindik, binmek sorun olmadı. Fakat son durakta indiğimiz yerde üst geçitten karşıya geçmemiz gerekiyor. Bir de baktık ki engelli asansörü var. Ohh dedik tamam buna binip geçidin üstüne çıkarız. Bir de ne görelim asansör kilitli. Etrafa bakındım görevli yok.  Akbilciye sordum bilmiyorum dedi. Eee ne işe yarıyor bu asansör. Düşündüm neden bizim ülkemizde bu tarz alanlara kilit vurmak gerektiğini…  Toplum olarak o kadar tembeliz ki. Şimdi oranın kiliti olmasa bizim ülkemizde engelliler dışında herkes çıkar bu asansörden, bir de tıkış tıkış olurlar 3 güne kalmaz bozulur.  Nasıl otoparklarda engelliler için ayrılmış yerlere park eden insanlar var ya aynen öyle…

       14 Kasım 2012 Dünya Diyabet ve obezite günüydü.  Kutladık. Dünya Diyabet ve Obezite günümüz kutlu olsun. İçi boş tabi ki… Çoğu şey gibi. Maksat kutladık mı kutladık. Ne oldu kaçımızın diyabet ve obeziteden haberi var.  Hadi var diyelim. Obeziteden korunmak için spor şart. Hadi yapamıyorsun vaktin yok. O zaman asansörle çıkma yürü. Çalıştığım şirkete sabahları gelirken 1 kat için taa 8.kattan asansör bekleyen insanları görüyorum. 1 katı çıkmaya üşeniyorlar. 8.kattan asansörü beklemeye üşenmiyorlar. Pes doğrusu. Tembellik ruhumuza işlemiş.  Bir de beklememek için 3 kişilik asansöre 4-5 kişi binmeye çalışanlar yok mu bittiğim andır. Her gün bozuluyor o asansör. Bir de bazıları hiçbir yerinden hava almayan asansörde sigara elinde inmiyor mu? Duramıyorum. Basıyorum fırçayı.  

       İşte bunlar hep kültür… Daha ailede başlayan kültür meselesi… Biz anne-babalar nasıl davranıyorsak çocuklarımız da bizi taklit ediyor. Öğrenilmiş davranış modelleri bunlar. Yazılarımı takip eden sevgili anne-babalar,  lütfen çocuklarınızı tembelliğe itmeyiniz. Her istediğini yapmayınız. Biraz zorlanmayı öğrenmemiz lazım. Gayret sarf etmeyi  öğrenmemiz lazım. Kolaya kaçmak basit. Önemli olan zoru başarmak.

       Bazen buradan geleceğe baktığımda korkuyorum. Kaygılanıyorum. Kızlarım 3.5 yaşında. Henüz bir ana okuluna gidemiyorlar, ama çok istiyorlar. Gittiğimiz rehabilitasyon merkezinin yakınlarında ana okulları var. Rengarenk boyalı, duvarlarında çizgi film karakterlerinin olduğu binalar. Buradan geçerken bana diyorlar ki anne bir gün biz de okula gideceğiz değil mi? Büyüyünce…  Bir an duruyorum ama cevabım hazır aslında evet kızım büyünce… Şimdi spor yapıp güçlenelim. Büyüyünce gideceğiz.  Eşim tabii baba olarak tüm koruma iç güdüsüyle 7-8 yaşına kadar vermeyelim okula diyor. Kimse kızlarımızı üzmesin, dışlamasın. Ama biliyorum ki bu doğru değil. Eninde sonunda bu gerçekle karşı karşıya kalacaklar. Bu nedenle de güçlü çocuklar yetiştirmeye gayret ediyorum. Engelli ama ruhen güçlü… Ruhen engelsiz.  Bazen bana anne ben yapamam, sen yap deyip kolaya kaçmaya çalışıyorlar. Hayır diyorum, yapabilirsiniz. Anne çok yorgun şimdi.  Beni de anlamaya çalışın diyorum, anne yorgun olunca sizinle oynayamaz, bırakın biraz anne dinlensin. Anneniz sizin  gibi ikiz değil.:)  O zaman yüzüme öyle tatlı bir bakışları var ki görmelisiniz. Tamam anne diyorlar.  Bekliyorlar. Tabii sonra oynuyoruz birlikte. Hadi bakalım kızlar gösterin kendinizi diyorum.  Bak anne Angelina Balerina gibi bale yapıyoruz diyorlar. Evet kızım harikasınız diyorum. Evde Kuğu Gölü balesi yapıyoruz şu aralar. Siz hiç yürüme engelli bir balerin gördünüz mü? Ben gördüm. Bizim evde 2 tane var. Eller havada, yüzlerinde ise gurur…

 Sevgiyle kalın.

27 Eylül 2012 Perşembe

ENGELLER NASIL AŞILIR?

      
      Merhaba, bu hafta engelli çocuklara sahip ailelerle ilgili yaptığım araştırmalardan elde ettiğim önemli bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Faydalı olacağını umuyorum. Bugün biliyoruz ki engelsiz aile=engelsiz çocuk...

ENGELLİ ÇOCUĞA SAHİP AiLELERLE İLETİŞİM


     
Etkili bir iletişim, aile üyelerinin karşılıklı olarak birbirlerinin düşüncelerini ve duygularını anlamalarını sağlar. İş birliği, yardımlaşma ve paylaşma davranışlarına yol açar. Çocukların gelişmesi için uygun bir ortamın oluşmasına neden olur. İyi bir iletişimin gerçekleştiği aile ortamında çocuklar daha özerk ve bağımsız bir kişilik geliştirirler. Düşünme, düşünce ve duygularını açıklama özgürlüğü ve alışkanlığı kazanırlar. Ancak etkili bir ortam oluşturulamadığı, iletişim engellerinin yer aldığı bir ortamda çocukların gelişimi engellenir. Bağımlı bir birey olurlar. İleride çeşitli sorunlarla uyum güçlükleri ile karşılaşırlar. Bu nedenle ailede bireyler arasında, özellikle anne-baba ile çocuklar arasında etkili bir iletişim kurulması çok önemlidir.

• -Çocuklarının Engelini Reddeden Aileler de İletişim:

     Aileler engelli bir çocuğa sahip olduğunda ilk olarak hayal kırıklığı yaşarlar. Çocuklarına ne olduğunu bilemediklerinden dolayı büyük endişe içindedirler. Kendilerini, eş ve yakınlarını ya da sağlık ekibini suçlarlar. Çocuklarına tam teşhis konunca bu duygu ve endişeler kaybolmaz. Çocukların durumunun ne olduğunu kabul etme, birkaç ay veya yılları alabilir. Bir kısım aile ise çocuklarının durumunu kabul etmez .

     Bu tip aile; çocuğu ile kurduğu iletişim kanallarını kapatan, etkili iletişim kuramayan, çocuğuna empatik duygu ile yaklaşamayan ve onu anlamayan davranış sergilerler. Bu tür davranış sergileyen ailelerde sorunlar büyür. Aile kendine bir kaos yaratır. Çevreden kendini soyutlar. Engelli çocuğunun gereksinimlerine duyarsız kalır. Aile tüm bireyler yalnızlığı yaşar. Ailedeki engelli bireyin oluşturduğu sarsıntı büyür ve suçlamalar başlar. Neden benim çocuğum, neden benim ailem, nedenler artar bu durum kontrolden çıkarsa aile parçalanabilir.

     Ailelerin engelli çocuğunu kabul düzeylerinde, ailenin sosyal-kültürel yapısı önemlidir. Beklenti düzeyi, ailenin eğitimi, inanç durumu, ekonomik düzeyi, sosyal yaşantısı ve ailede var olan iletişim şekilleri çok önemlidir.


     Engelli çocuğa sahip ailelerin en temel sorunu ya da birincil güçlük, ailenin çocuğu kabullenmesinde ve engelini anlamasında yaşanır. 1996 Yılında Zonguldak Spastik Çocuklar Rehabilitasyon Merkezinde Serapral Palsy’li ( SP ) çocukları olan ailelerle ilgili yapılan araştırmada en çarpıcı sonucu, Yıllardır çocuklarının SP li olmasına rağmen, ailelerin büyük bir oranının SP nin ne olduğunu bilmediklerini ve çocuklarının durumlarını araştırma eksikliği olduğu tespit edilmiştir.

    Çocukların engelini kabul etmeyen ailelerin zaman zaman kendilerine zarar verecek,  çocuğunun gelişimini olumsuz etkileyecek tepkileri söz konusudur. Anne babalar çocuğunun çevreden sakınırlar, saklarlar ve eve kapanırlar. Bu durumda aile Sosyal Hizmet Uzmanı veya Psikologdan yardım almalıdır. Uzmanlar aile üyelerinin çocuğun engeli ile birlikte kabul etme sürecinde yardımcı olacaktır.

     Çocuklarının engelliliğini tam anlayamamak, çocukları ile kuracakları iletişimi güçleştirmektedir. Çocuklarının engeli hakkında konulan tanıyı net olarak anlayamayan ailelerde, çocukları hakkında gerçekçi olmayan beklentiler geliştirerek, çocuğun ve aile üyelerinin farklı sorunlar yaşamasına neden olabilirler. Örneğin, zihinsel gelişme geriliğinin ne anlama geldiğini anlayamayan aile ileride çocuğunu tembel olduğunu, vurdumduymaz olduğu şeklinde etiketleyebilir. Çocuğundan beklentisini yüksek tutabilir.
 

Çocuklarının Engelini Kabul Eden Aileler de İletişim :


      Çocuğunu ve engelini kabul eden aile karmaşık duygulardan uzaklaşma söz konusudur. Aile,  çocuğunun engeli ile barışık yaşama becerisi kazanmıştır. Bundan sonra çocukları için gerekli kararlar alma ve uyum aşamasına geçerler. Aile sistemi bir bütündür. Bu sistemde bir bireyin başına gelen diğer bireyleri de etkiler. Bir engel, ailedeki her bireyin hayatını değiştirir. Ailede engelli bir çocuğun varlığı kardeşler üzerinde öncelikli olarak iki önemli etkiye neden olur. Birincisi, duygusal; ikincisi ise ekonomik etkidir. Ailelerin ekonomik kaynaklarının önemli bir kısmını engelli çocuğa aktardıklarını düşündüklerinde buna içerleyebilirler. Ayrıca kardeşler, ailelerinin zamanlarının çoğunu engelli çocuklarına ayırması durumunda kendilerini ihmal edilmiş hissedebilirler. Anne babaların, diğer çocuklarına da mutlaka zaman ayırmaları ve onların gereksinimlerini de fark ettiklerini göstermeleri gerekmektedir. Aile içinde açık ve dürüst bir iletişimin olmasının önemi büyüktür. Engelli çocuklarının tanısı konusunda bilgilerini diğer çocuklarına net anlatmalıdırlar. Engeli hakkında bilgi vermelidirler.
 
        Anneler, çocuğunu en iyi tanıyan, onunla daha uzun zaman dilimi içinde birlikte olan ve onun temel gereksinimlerini çoğunlukla karşılayandır. Çocuğunun eğitim ve rehabilitasyon hizmetleri almasında en çok anneler ilgilenmektedir. Uzmanlardan aldığı bilgileri evde uygulayandır.Baba da bu sürece katılımını sağlamalı ve eşine destek sağlamalıdır. Yapılan araştırmalarda, babaların engelli çocukları ile ilgilenmesi durumunda çocukların eğitim ve rehabilitasyonda daha başarılı oldukları görülmüştür.

• Baba çocuğun sosyal katılımında etkilidir.

Engelli çocukların durumunu kabul eden aileler,

• Etkili iletişimi gerçekleştiren ailelerdir.
• Çocuklarının engel tanısı ne olursa olsun çocuklarının eğitim ve rehabilitasyonunu önemseyen ailelerdir.
• Çocuklarının engelli olmasından kaynaklanan aile içi sorunları aşan ve diğer sağlıklı kardeşler ile olumlu iletişim kuran ailelerdir.
• Engelli çocukla sadece anne değil tüm aile ilgilidir.

ENGELLİ ÇOCUĞA SAHİP AİLELERE İLETİŞİM KONUSUNDA ÖNERİLER

1- Çocuğunuzun durumunu ne kadar erken kabul ederseniz sizin ve çocuğunuzun durumu daha iyi olacaktır demektir. Bu tutum erken teşhis, erken rehabilitasyon ile çocuğunuzun daha hızlı gelişmesini sağlayacaktır.

2- Çocuğunuzun engeliyle ilgili tanıyı öğrenin ve bu konuda bilginizi arttırın. Bu alanda ki mesleki terimleri öğrenin. Doğru bilgiyi aramaktan çekinmeyin, bilgi almak ve soru sormak düşüncelerinizi, duygularınızı paylaşmanızı sağlar.
 
3 – Duygularınızı aile üyeleri ile paylaşın. Duygularınızı göstermekten çekinmeyin.

4 – Acı ve öfke gibi doğal duygularla nasıl baş edileceğini öğrenin.

5 – Çocuğunuzun etkili eğitim programlarında bulunun, onun gelişimini izleyin.

6 - Olumlu bakış açısını hiç kaybetmeyin.
 
7 – Acıma duygusundan kaçının, bunun çocuğunuzun gelişimini desteklemesini olumsuz etkileyeceğini unutmayın.

8 – Yalnız olmadığınızı unutmayın, sizin durumunuzda olan bir çok aile var.

9 – Her bireyin kendine has özellikleri ile değerli olduğuna inanın, iletişim sürecinde koşulsuz olumlu bakış açısı geliştirin.

10 – Duygu ve davranışlarınızda tutarlı olun, aile içi iletişimde bu davranışınızın çok önemli olduğunu unutmayın.

11 – Empatik tutum ve davranış geliştirin.

12 – Kendinize zaman ayırın. Her zaman kendiniz için sizi rahatlatıp dinlendirecek bir ara zamanınızın olması size ve çocuğunuza daha fazla yardımcı olacaktır.

13 – Fiziksel ve psikolojik sağlığınızı korumaya dikkat edin.

14 – Diğer çocuklarınıza da mutlaka zaman ayırın.

15 – Aktif dinlenme ve etkili iletişim yöntemlerini öğrenin ve aile içinde mutlaka uygulayın.

16 – Mümkün olduğunda bilgi alabileceğiniz, sorularınızı sorabileceğiniz ve size benzer durumlarla bir araya gelebileceğiniz konferans ve benzeri etkinliklere katılınız.

Not:  Kaynak web sitesi: www.ozelegitimsitesi.com/


12 Eylül 2012 Çarşamba

MERHABA HAYAT!


       Çok eski zamanlardan beri konuşulan tartışılan bir konu, güzel nedir? Kimdir? Mükemmel (kusursuz) diye bir şey var mı? Oysa ki bugün tüm bunların kişilere göre göreceli olduğunu biliyoruz.  Fakat bize empoze edilmeye çalışılan dönemsel güzel ve mükemmellik anlayışlarıyla hasta olma sürecinde olduğumuzu düşünmemek elde değil.

       Nedir bu toplumda herkesi mükemmelleştirme çabaları? İyi okullarda okumalısın, iyi bir işe sahip olmalısın, iyi bir arabaya,  güzel bir yerde eve, güzel eşyalara,  giysilere sahip olmalısın. İdeal bir bedenin, yüzün, saçın,  kulağın, gözün olmalı… Bu da göreceli değil mi zaten…  Bizim istediğimiz bizim için güzel olan başkasının güzeli ile isteği ile aynı mı?  Neden başkaları bizim gibi olmak zorunda veya neden biz başkalarının beğenilerine göre yaşamak zorundayız? Hayır değiliz. Örneğin yıllardır bu zayıflama sevdamızdan toplumca hasta olduk. Eski bir televizyon çalışanı olarak şimdi tv’yi izliyorum da hemen herkes filtre kullanmaya başlamış. Tv izliyorsun herkes zayıf, herkes incecik.  Oysa ki bu da sanal… Bir de kendine bakıyorsun, nooluyor bana yaa duba gibi oldum. Hemen diyete başlamalıyım. Abuk sabuk diyetler, zayıflamalar, sonra tekrar alıp tekrar vermeler. Sonra tekrar geri almalar. Mutsuzluk… Sonra derin mutsuzluk… Niye mutlu olamıyorum, eksik olan ne var? Ardından gelen bunalım… En kötüsü de bu bunalımı da kabul etmeme…  Sonuç idealize yaşam nedeniyle kaybolmuş benlik bilinci…

      Herkes aynı olmak zorunda!!  Herkes iyi bir işe sahip olmak zorunda, evlenebilmek için evini, arabasını,her şeyini tamamlamış olmak zorunda, zayıf olmak zorunda, güzel olmak zorunda vs.vs.. Hooop nereye bakıyorsunuz açın gözlerinizi… Dekf’teki eski bir yunan tapınağının girişinde “Ey İnsanoğlu kendini tanı” yazılıdır. Kendimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, bedenimiz tanımak, sevmek ve kabul etmek durumundayız. Ama bunu tamamıyla özgürce kimsenin etkisi altında kalmadan yapmalıyız. Herman Melville Moby Dick kitabında kuzeyde olup bitenleri anlayabilmek için, kuzey yıldızlarının görünmediği güneydeki uzak bölgelere çekilmek gerekir der. İşte bu noktada ben de dedim ki kendime Aytül güney yıldızlarını izleme vakti geldi… Kızlarımızı anneannesiyle bırakıp kısa bir süreliğine İzmir Gümüldür yolunu tuttuk.  Hayallerimizdeki gibi çok güzel bir çadır alanı bulduk kendimize…  Karavanla gelenler çoğunlukta… Çok nezih bir yer… 4 gün kaldık burada… Bol bol kitap okuma fırsatı bulmak keyif verici. Akşamüstü sahilde bir yandan güneş batarken bir yandan ay doğuyor ve bu muhteşem manzara karşısında şükretmek geliyor insanın içinden… Şükürler olsun. Bugün eşimle bu manzaranın tadını çıkarabiliyorum. Demek ki bunu yapabilecek güce ve sağlığa sahibim. Belki canımızdan çok sevdiğimiz kızlarımız çok da mükemmel olmayan bir sağlığa sahipler. Ama bakın hiçbir şey mutlu olmak için yaşamdan zevk almak için engel değil. Engel olan tek şey düşüncelerimiz. Düşüncelerimizi değiştirir, ön yargılarımızdan kurtulabilirsek, daha mutlu bir yaşamın bizi beklediğini düşünüyorum. Eğer kendimiz bunu sağlayamıyorsak, psikologlar, kişisel gelişimciler vs vs bir çok yolu var. Destek alabiliriz.

        Tatil sonu dedim ki eşime, bu tatil bize çok iyi geldi. Bence özellikle evlenip, çocuk sahibi olduktan sonra çiftlerin ara sıra yapmaları gereken bir şey bu… Kendilerine ve birbirlerine özel zaman ayırmak. Sonra devam ettim, kendimiz, yaşamımız ve sevdiklerimiz için ne istediğimizi bulabilmek ve anlayabilmek adına ne doğru bir yere gelmişiz. Ne iyi yapmışız.

Tamamıyla yenilenmiş olarak döndük…

 Merhaba hayat, merhaba, merhaba…:)


14 Mayıs 2012 Pazartesi

UZUN BİR YOLUN BAŞINDA - 14 Mayıs 2012


UZUN BİR YOLUN BAŞINDA…


          Hastanede Çocuk Nörolojisi’nde erken doğum nedeniyle rutin kontrollerin birindeyiz. Erken doğum yapanlardan genelde bu kontroller isteniyor.  Ama o da ne doktor bir tuhaflık var diyor. Nasıl? Nasıl olur? Yok bir tuhaflık doktor hanım her şey normal diyorum içimden. Doktor ikisini de muayene ediyor. Ama var bir şey… Güçsüzler… 6 aylıklar ve henüz kafalarını tam olarak tutamıyorlar. Yüzü koyun yattıklarında dönemiyorlar. Aman Allahım neler oluyor?  Ama biz bunu neden fark edemedik. Hep erken doğmalarına yorduk. 2 ay erken doğdular. Hep mevcut aylarından 2 ay geri düşündük. Ama nasıl olur? Doktor Hnm bizden çeşitli testler istiyor. Kalça çıkığı olma ihtimaline bağlı röntgen, CK (keratin kinaz) denen bir kan testi.  O gün yaptırıyoruz. Fakat ben o kadar sinirli ve ne yapacağımı bilmez haldeyim ki… Neler olduğuna bir anlam veremiyorum.  Neyse ki kalça röntgeni temiz,  bir şey yok. Çok şükür… Her şey yoluna girecek.  Diğer test daha sonra çıkacak size bildiririz diyorlar ve hastaneden ayrılıyoruz. Eve geldik, bütün yorgun geçmiş günümü bebeklerimle oyalanarak hafifletmek istiyorum.  Ama o da ne telefonum çalıyor. Eşim… CK denen testlerin sonuçları çıkmış. Test sonuçları çok yüksekmiş. Hipotonik bebek diye bir şeyden bahsetmişler ve ertesi gün acilen hastaneye çağırıyorlar ÇAPA’dan bir Nörolog Profesör gelip kızlarımıza EMG çekecekmiş. Şoktayım… Neler olduğuna bir türlü anlam veremiyorum. Beynim sıfırlandı, hiçbir şey düşünemiyorum. Ertesi sabah apar topar hastaneye gittik. Minik bebeklerimin EMG ile kas ölçümleri yapıldı. 2. Şok… Bebeklerde kas erimesi var. O da ne? Daha önce hiç duymamıştım. Doktor diyor ki üzülmeyin şu anda dünyada henüz bir tedavisi yok… Ama bilim adamları çalışıyor. Duchenne sendromunun ilacı 2.fazda… O da ne? Duchenne ne? Aman Allahım neden hiçbir yer de internet yok. Hemen girip bakayım neymiş şu Duchenne?  Doktor başka bir açıklama yapmayıp, kendi çocuk nöroloğumuza yönlendiriyor bizi… Bekliyoruz… Bekliyoruz…  Doktor Hanım hala bizi çağırmıyor. Ömrümün en uzun ve en işkenceli bekleyişi…  Sonra eşim bir ara kayboluyor ve tekrar geldiğinde tamam Aytül gidiyoruz diyor.  Ama Tolga diyorum doktor hanım henüz gelmedi. Bizi çağırmadı. Ben konuştum diyor. Nasıl? Niye beni de çağırmadı? diyorum…  Çok yoğundu beni de aradan aldı deyip geçiştiriyor. Eee peki sonuç? Acilen Ankara’ya gitmemiz gerekiyor. Doktor Hnm’ın Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde Çocuk Nöroloğu bir hocası varmış. Bu konu üzerine çalışıyormuş. Tam teşhisi o koyacakmış.

        Eşim beni işe bırakıp bebeklerimizle eve dönüyor. Bense koşarak bilgisayarımın başına geçiyorum. Hemen arama motoruna Duchenne yazıyorum. Aman Allahım ne kadar çok şey çıktı. Okudukça düşüyorum, okudukça düşüyorum.  Aman Allahım ne korkunç bir hastalık… Nasıl olur? Bunca bekleyişten sonra bizi nasıl bulur? Duchenne sendromunda belirtiler genelde 5 yaşlarında başlıyor. Çocuk sendeleyip düşmeye başlıyor. 7-8 yaşına doğru tekerlekli sandalyeye mahkum kalıyor… Sonrasında kasları giderek daha çok eriyor ve yatağa bağımlı hale getiriyor. Yaşam ömrü ise çok uzun değil… Gittikçe yaşam kalitesi düşüyor. Nasıl olur diyorum… Nasıl olur? Neden ben?  Olamaaaaaz… Olmamalı…


         İş yerimdeki kimse beni teselli edemiyor. Koşarak buruk bir şekilde eve geliyorum. Bu nasıl bir hikaye? Bunu ben seçmedim.  Benim hayalim bu değildi. O akşam herkes bizi arıyor, gelmek istiyor. Eşim de ben de kimseyi istemiyoruz evde.  Eşime diyorum ki nerede hata yaptık?  Hamileyken yanlış bir şey mi yaptım? Yanlış bir şey mi yedim?  Benim hatam mı bu? Neden biz? Çok erik yedim o yüzden mi saçmalamalarına kadar devam etti bu süreç… Beynim sürekli sorguluyor.

         Neden? Neden? Neden?
         Bu bebekleri bu kadar çok istedikten ve bekledikten sonra neden biz? O gece birbirimize sarılıp hıçkırıklara boğuluyoruz.  Sabaha kadar gözüme uyku girmiyor. Allahım ölecekler mi? Gece solukları mı kesilecek? Kalktığımda ölü mü bulacağım? En iyisi uyumamak her şey kontrolüm altında olsun… Sabaha kadar dua ediyorum. Allahım ne olur, daha hafif bir hastalık olsun ama bu olmasın.  Lütfen olmasın… Bana yardım et… Bebeklerimi  bana bağışla…



SONU BİLİNMEYEN BEKLEYİŞ


         Durumu öğrendiğimiz gün Ankara’dan randevu alınıyor. 2 gün sonra Ankara’ya gideceğiz. Yine ömrümün en uzun ama en uzun 2 günü… Sevdiklerimiz bizi yalnız bırakmıyor. Bu iki günü onlarla geçiriyoruz. Eve gitmek istemiyor, yalnız kalmak istemiyoruz.  Acımızı paylaşıyorlar. Herkes çok üzgün… Fakat yine de bizi ayakta tutmaya çalışıyorlar.
        2 gün geçti Ankara’dayız. Profesörle görüşüyoruz. Bebeklere bakıp neden geldiniz diyor bize? İstanbul’da ölçümleri yapıldı. Duchenne sendromu dediler diyoruz. Profesörün ağzından ilk çıkan cümle derin bir ohhh çekmemi sağlıyor. Duchenne olamaz… Duchenne erkek çocuklarda görülür. Kızlar sadece taşıyıcı olur. Onlarda hastalık semptomlarını yaşamazlar. Şükürler olsun diyorum. Allah sesimi duydu.  Bu o değil.  Ama peki değerler niye yüksek?  Profesör biyopsi yapılacağını söylüyor. Bebekler tek yumurta ikizleri, birine biyopsi yapılması yeterliymiş. Birini seçmemiz lazım?  Fedai değerleri en yüksek gelen 1.bebeğimiz Damla oluyor. Kahraman Damlamız için 3 gün sonraya biyopsi için randevu alıyoruz. Bu arada tabi işimiz henüz bitmedi. Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’nde detaylı incelemeden geçiyorlar. Kalp kontrol ediliyor. Problem yok, çok şükür her şey yolunda…
         Bekleyiş döneminde daha önce hiç görmediğim Ankara’yı da görme fırsatı yakalıyorum.  Fakat zevk alacak, keyfini çıkaracak bir ruh halim ne yazık ki yok. Bir alışveriş merkezine gidiyoruz. Eşim bebeklerimizle birlikte bir kafede oturuyor. Bana da alışveriş yapıp biraz kafamı dağıtmam için fırsat veriyor. Bir mağaza da gezmeye başlıyorum. Derken durup bakakalıyorum. Bir şey gözüme takılıyor. Bir anne 3-4 yaşlarındaki kızına ayakkabı denetiyor.  Donmuş gibiyim.  Hızla mağazadan çıkıp ağlaya ağlaya eşimin yanına koşuyorum. Eşim ne oldu ? Neyin var? diyor.  Tolga, biz… biz… kızlarımıza hiçbir zaman ayakkabı alamayacağız. Ben bunu yaşayamayacağım. Onlar yürüyemeyecek… Eşim ne dese faydasız… O da güçlü gözükmeye çalışıyor. Sakin ol diyor,  henüz teşhis tam olarak konulmadı. Bekleyelim ve görelim.  3 gün boyunca her gün internetteyim. Kas Hastalıkları konusunda bulduğum her şeyi ama her  şeyi okuyorum. Tıbbi kaynakları bile okuyorum. En az 100lerce çeşit kas hastalığı ve nedenleri var? Bizimki hangisi? Delirmemek elde değil. Beklemek istemiyorum.  Hemen söylesinler. Beklemek daha acı verici… Hangisi? Bileyim de ona göre ne yapacağıma karar vereceğim.
        Biyopsi sabahı… Minik Damlam annesinin öpücüğünü alarak, babasıyla hastaneye gidiyor. Ben öteki bebeğimiz Derin ile kalmak zorundayım. Ona bakacak kimse yok. Ama aklım her şeyim Damla’da…  Zaman geçmek bilmiyor. Neyse ki eşim Damla bebeğimizle birlikte geliyor. O da ne? Minik bebeğim bacağından bir operasyon geçirmiş. 6 dikiş var.. 6 dikiş 6 aylık bir bebek için hayli fazla diyorum. Bacağından bir kas örneği almışlar. İncelenecekmiş. 2 hafta sonra Profesörle tekrar görüşecekmişiz. İstanbul’a kafamız karma karışık bir halde dönüyoruz.
       Yine o sevmediğim bekleyiş süresi… Sonunda Ankara’dan beklediğimiz telefon geliyor. Sonuçlar çıktı gelin konuşalım. Dışarıda kar kıyamet… Ocak ayının ortasındayız. Eşim gidiyor. Ben bebeklerimizle birlikte İstanbul’dayım.  Ama yalnız değilim… Doğumumdan beri beni hiç yalnız bırakmayan annem ve kayınvalidem dönüşümlü olarak yanımdalar…

        Eşim Ankara’dan dönüyor. Aytül diyor, bebeklerimiz hasta… Kas Hastası… O ne demek? Hani değildi. Başka bir türü… Genetikmiş.  Akraba mısınız demiş Profesör… Hayır değiliz... Uzaktan yakından hiç değiliz hatta. Ailelerimizde de böyle bir öykü yok.  Milyonda bir görülür bu tarz bir durum, lotoyu tutturmuşsunuz demiş doktor… Nasıl yani?  Ne demek bu?  Yani bu hastalığın oluşması için 2 taşıyıcının bir araya gelmesi gerekiyormuş. 6. kromozom üzerinde bulunan genetik bir şifre hatası nedeniyle  olacak çocuğun %25 oranda bu hastalığa sahip olma ihtimali varmış. Yani eşim de ben de 6. kromozomumuz üzerinde bu genetik hatayı taşıyormuşuz. Ne de şanslıyız  dedim eşime…  Sen git dünyada aynı problemi taşıyan çiftini bul. Bir de ikiz yap… O ikizde de %25 şansı da tuttur. Hayatımı kaydettiğim kameramda tüm filmi geri sarmaya başladım. Sen benim şansımdın… Biz her zaman şanslıydık. Bunu bile tutturduk. Daha ne söylenebilir ki..  Bu yaşadıklarımıza bir anlam veremiyorum. Tüm bunların bir anlamı olmalı? Peki ne yapacağız şimdi?


5 Mayıs 2012 Cumartesi

BAŞLANGIÇ NOKTASI - 05 Mayıs 2012

        Başlamak… Bazen umut verir. Bazen korku… Ama karışık bir heyecan çoğunlukla … Bir şeyler yazmaya başlamak için erken olduğunu düşündüğüm zamanlardandı yine. Önce hikayemi yaşamalı sonra yazmalıydım. Ama sonra bir şey oldu. İçimden bir ses neden bekliyorsun dedi. Bak çevrende gelişen olaylar sana bir işaret gönderiyor yazmalısın. Ne bekliyorsun?


       Evet yazmalıyım… Çünkü hayatımın rastlantı mı yoksa bir kader mi olduğunu sorgularken ve hikayemi yaşarken bu durumu en iyi şu an anlatabileceğimi düşündüm. YAŞARKEN…

      Evet yazmalıydım… Çünkü anlatacak çok şey vardı…

      Evet yazmalıydım… Mücadelemiz belki başka hayatlara da ışık tutabilirdi.

      Evet yazmalıydım… Çünkü şu an yapabileceğimin en iyisini yapıyordum.


      Evet yazmalıydım… Çünkü zamanı gelmişti.


HİKAYEM

       Amacım hayat hikayemi baştan sonra anlatmak değil kesinlikle. Ben hikayemi  yaşarken hayat beraberinde öyle çok sürprizleri getiriyordu ki  asıl paylaşılması gereken buydu. İster kader deyin, ister rastlantı belki şimdi bu çok da önemli değil. Önemli olan yaşadıklarımın nasıl bir kazanıma yol açtığı. Hiçbir şey başka hiçbir şey bana şu anı yaşamanın ne demek olduğunu şimdi olduğu kadar öğretemezdi. 


      Burada ne bulacağınızı söylemek sizi istediğim bir yere çekmek olur, oysa istediğim bu değil… Okuyan herkesin kendine göre bir şeyler bulması önemli olan.


       5 Mayıs 1974’te Edirne’de açtım dünyaya gözlerimi… Öyle fazla cin gibi bir çocuk değildim. Sonradan gözü açılanlardanım ben… Kendi hayal dünyasında mutlu bir çocuktum.  Okul defterlerime ev krokileri çizerdim. Annem bunları gördüğünde benim kızım mimar olacak derdi. Oysaki ben deftere çizdiğim ev krokilerinin içini döşer hayali insanlar yaratır. Onların hayatlarını oynardım. İstediğim gibi… Sadece bana ait olan benim şekillendirebildiğim bir hayat… Hep mutluydu benim dünyamda insanlar… Öyle çok büyük sıkıntıları yoktu. Sağlıklıydılar.

       Sonra büyüdüm... Üniversiteye gidecektim. Ama hangisi? Sağ olsun, ailem bu konuda hiç baskı yapmadı bana… Özgür seçimimle ben RD-TV-Sinema okuyacağım dedim ve okudum da… Okuduğum okul  yine büyük hayalleri olan biri için doğru bir yerdi. Defterime çizdiğim dünyayı artık kamera içine yerleştirebilirdim ve onu başkaları da izleyebilirdi. Okulum bitti… Medyada işe başladım. Fakat hayat karşıma öyle farklı fırsatları çıkarıyordu ki, ben sadece bu fırsatları değerlendiren biri haline geldim. Aytül Hnm bu konuda gelecek vadediyorsunuz sizi buraya alalım. Aytül Hnm istediğiniz pozisyon için biraz beklemelisiniz sizi buraya alalım vs… vs… Amacımdan öyle uzaklaşmaya başlamıştım ki, işte o an dedim ki kendime akışa bırak kendini. Akıntı nereye gittiğini biliyor…



HAYAT SEVİNCE GÜZEL…

       Yıl 1998… Biricik kız arkadaşım biriyle çıkmaya başlıyor ve sevgilisinin yakın bir erkek arkadaşıyla beni tanıştırmak istiyor. Ama o kadar yoğunum ki bu insanla tanışacak zamanım yok… O da aynı şekilde. Tanışamadık. Fakat adını sürekli duyuyorum Tolga… Sevdiğim bir isim... Ama şu anda benim için sadece hoş bir isimden ibaretti ve uzun bir müddette öyle kaldı. Arkadaşım da bir süre sonra sevgilisinden ayrıldı ve bir daha da sevgilisinden  hiç haber alamadı. Başka biriyle evlendi. Ben de bir daha Tolga ismini hiç duymadım.

       Benim hayatımda ise başka insanlar… Bazen çok üzüldüğüm, bazen kendimi tamir edip mutlu olmaya çalıştığım ilişkiler ve bu ilişkilerle büyümem… 

       Beş yıl sonra… Yıl 2003… Biricik kız arkadaşımın artık bir bebeği var.

       İşten eve dönüyorum. Kulağımda kulaklık müzik dinleyerek… Ağlıyorum… Yok mu karşıma çıkacak, beni anlayabilecek bir insan… Neden hep benim için doğru olmayan kişiler… Sanki bir şey o gece sokakta eve doğru yürürken sesimi duyuyor.  İşarete dikkat et Aytül… Bak dinlediğin müzik sana bir şey söylüyor… Kulak ver… O şarkıyı daha önce hiç duymamıştım. Bir daha da duymadım. Sadece bana ne söylediği aklımda… Üzülme… Geçecek… Bu bir son değil… Sadece bir başlangıç…


       Bu olaydan 1 ay sonra çocukluk arkadaşımla Beyoğlu’nda bir Cafe’de oturuyoruz. Telefon çalıyor. Açtım… Biricik kız arkadaşım… Sesi o kadar heyecanlı ki…  Aytül diyor olanlara inanamayacaksın….

       Arkadaşım anne-bebek forumunda yazışırken bir anneyle tanışmış ve görüşmeye karar vermişler. Birbirlerini hiç tanımayan bu iki kişi konuşurlarken bir de bakıyorlar ki ortak çok tanıdık var. Arkadaşımın görüştüğü kişi eşimin ablası… Yani Tolga’nın… Hayat öyle süprizlerle dolu ki… Arkadaşım bana gel Aytül diyor seni 5 yıl önce tanıştıramadığım Tolga ile şimdi tanıştıracağım. Tekrar karşıma çıkan bu kişiyle merak edip tanışmaya gidiyorum. Görüşmeye başlıyoruz. Aman Allahım o da ne!.. Onun da babası subay… Daha da ilginci babamın 30 yıl önce mezun olduğu harp okulundaki sınıf arkadaşının oğlu. Şansa bak diyoruz içimizden… Sen 5 yıl sonra sürpriz bir şekilde tekrar karşıma çık. Bir de babamın uzun yıllardır görmediği arkadaşının oğlu ol. Gidiş o gidiş…Sonrasında gelen mutlu bir evlilik….

     İyi ki çıktın karşıma… Sen benim alınyazımsın….
                                                              
   ARTIK EVLİYİZ…

       Evliyiz, mutluyuz… Aman Allahım bir de çok şanslıyız. Katıldığımız hemen her yarışmada mutlaka bir şey kazanıyoruz…  Prag tatili, En İyi Evlilik Teklifi yarışmasında 3.lük, irili ufaklı bir çok yarışmalardan gelen hediyeler… Evet gerçekten şanslıyız diyoruz birbirimize…


        Zaman geçiyor… Ama çocuğumuz olmuyor bizim…?!! Neden?? Doktordan doktora koşmalar. Bu doktor görüşmeleri de ayrı bir hikaye zaten… Kimisi diyor paranız varsa tüp bebek yapın, yoksa bekleyin bir gün olur vs vs vs…. Ne kadar duygusuz insanlar olduğunu düşünüyorum. Bir doktor sonrasında hayat felsefem haline dönüşecek cümlesini söylüyor. Hayatı oluruna bırak… Doğayı sen yönlendiremezsin. İstediğin çocuk sana doğru zamanda gelecek. Doğru zaman?? Bu da ne demek…. Saçma… Bu doktorlarda kendi kendilerine birşeyler uyduruyorlar çözüm bulamadıkları zaman… Fakat bu cümlenin ne anlama geldiğini öğrenmeme çok az kalmıştı. İyi bir doktor bulduk. Ona güvendik.  Meğer benim hipoglisemim varmış. Yani şeker düşmesi… Hormonal yapımı bozuyormuş. Eeee ismi güzel bir hastalık, kendisi çok güzel olmasa da… Ne yapmak lazım? Tabiki şeker ilacı… Hadi 3 ay hapı yuttuk. O ne yok bişey… Olmuyor… Olmuyor… Derin üzüntü çaresizlik… Boşluk… Ne zaman kendimi en dipte hissetsem o zaman buluyorum çıkış yolunu… Doktora dedim ki tamam ben tüp bebek yapacağım. Bitsin bu işkence… Peki dedi 1 ay sonra gel… Ama o da ne 1 ay geçti. Bir tuhaflık var? Test yapmalıyım. İnanamıyorum… Test pozitif hamileyim. Evde kimse yok… O kadar heyecanlıyım ki eşim yerine ilkin en yakın arkadaşlarımdan birini arıyorum. Test pozitif çıktı, galiba hamileyim diye… Arkadaşım diyor ki kesinlikle hamilesin. Heyecanım tavan yapıyor, Eee iyi tamam o zaman diyerek kapatıyorum telefonu… Yıllardır eşime hamile olduğumda nasıl haber vereyim diye planlar yaparken, şimdi bütün planlarım silindi, tüm planlar sıfır… Hemen telefona sarılıp arıyorum. Tolgaaaaaaa, hamileyim ben… Eşim heyecanlı… Şokta… Konuşamıyor bile… Ben en yakın hastaneye gidiyorum. Oraya gel… Koşarak gittiğim hastaneye eşimde aynı heyecanla geliyor. Beta HCG sonuçları da pozitif. Evet hamileyim. Yaşasıııııın… 1 ay sonra bebeğimizi ilk kez ultrasonda görmeye gidiyoruz. Kalp atışlarını dinliyoruz. Bebek tek… Benim oğlum olacak diye düşünüyorum içimden… 1 ay daha geçiyor. 3 aylık hamileyim. Doktor 2.şok haberi veriyor bize bebekler ikiz… Bak burada bir tane daha var… Ama ama nasıl olur? Bu zamana kadar nasıl görünmedi? Mantar mı bunlar sürekli çoğalıyorlar. Doktor Bey iyi bakın lütfen diyorum, kenarda köşede birkaç tane daha olmasın… Her gelişimizde yeni bir bebek çıkmasın sonra... Meğer bebeklerin  kalp atışları aynıymış ve biri diğerinin arkasına saklanmış. Yaramaz göstermemiş bize küçük bir nokta halini… E eee peki cinsiyeti ne? 1 ay daha bekle Aytül…  İnşallah en azından biri kız olur. Allahım lütfen bir kızım olsun. Arkadaşlarımdan birşeyler gelmeye başladı. İçinden kız kıyafetleri de çıkıyor… Doktora gideceğimiz gün kız kıyafetine bakıp, dua ediyorum… Allahım ne olursun, en azından biri kız olsun… Doktor müjdeyi veriyor evet kız… Hem de ikisi de… Yaşasııııııınnn… Hayatım da en çok istediğim iki şey için beklemeye değdi. Hem ikiz, hem de ikisi de kız….  Bu arada hararetli bir tartışma süreci... eee bebekler ikiz... Peki nasıl oldu? Ailelerde hiç ikiz yok... Siz de mi vardı, biz de mi vardı? Yooook...  O da şans onu da tutturduk. Bundan sonra loto mu oynasak acaba? diye düşünmedim değil...

       Güzel geçen ama sonraları ağırlaştığım bir hamilelik süreci… Onlarla konuşuyorum. Şarkı söylüyorum yatmadan önce … Kırmızı pabuçları duruyor baş ucunda başı düşmüş yastığa, e bebeğime eee eee..



        Mutlulukla söylediğim bu şarkı daha sonra biraz buruk söyleceğim bir şarkı haline gelecek  ve ben bunu henüz bilmiyorum…