annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2013 Çarşamba

SESSİZLİĞİN ARDINDAN...

Uzun bir aradan sonra merhaba,

        Yazamadım... 1 aydır kendimi toplayıp da yazamadım. Kızlarımın hastalık sürecinde en büyük desteklerimden biri olan annemin rahatsızlığı beni derinden etkiledi. Kızlarımın durumunda yaşadığım bir çok evreyi tekrar yaşıyor gibiydim. Ama daha bilinçliydim artık. Kendime dur ne yapıyorsun, çabuk topla kendini diyebildim.

        Annemin 1-2 senedir kansızlığı vardı. Kan ilaçları kullanmasına rağmen pek de düzelmeyen kansızlık... Bu arada annem düzenli doktor kontrolüne de gider. Ama doktorların gözünden kaçmış. Son 6-7 aydır karnında oluşan şiddetli gaz ağrıları daha artmaya başlayınca tanıdık başka bir doktora gittik. Kolonoskopi yapılmasını önerdi. Annemi o gün hastaneye ben götürdüm. Ağrıdan zor yürüyordu. Doktorumuz kolonoskopiden çıkınca yanıma geldi. Durgun bir ifadesi vardı." Aytül annenin bağırsağında tümöre rastladık" dedi. Öylece bakakaldım yüzüne... Aptallaştım sanki... Soğuk kanlı karşıladım. "Yani bu ne demek "dedim. "Kolon kanseri" diye cevap verdi. "Peki ne yapacağız?" soruma ise "kolonu çok tıkamış acil ameliyat olması gerekiyor "dedi. Yine soğuk kanlıydım. Tamam dedim kendi kendime ameliyat olacak ve bitecek. Kanseri daha önce 2 yakınımda tanımıştım. Biri sevgili kız arkadaşımın ablası, yumurtalık kanserinden vefat etti, diğeri dedem... Mide kanserine yakalanıp, 3 ay içinde vefat etmişti. Çok iyi örnekler yoktu önümde. Ama anneme bunları yakıştıramadım. Anneler hasta olmamalı sanki hiç... Çünkü o benim desteğim, sığınağım...

        O gün hastaneden çıktığımızda benim ricamla doktor da hiç bir şey söylemedi anneme... Hiçbirimiz söylemedik. Annemle hastane yolunda yürürken bana dedi ki "sen de benim için işinden izin aldın. Daha yeni bir iş sorun olmasın kızım?" Dönüp yüzüne baktım ve dedim ki "anne, bu bahaneyle işten çıkaracaklarsa çıkarsınlar, boşveeer... İş her zaman bulunur, ama seni bir daha bulamam. Hiçbir şey senden daha değerli değil." Sonra onu arabaya yolcu ettim. Arkasından gidişine bakarken hiç anneme böylesine bakmadığımı fark ettim. "Seni çok seviyorum anne" dedim içimden, "sakın beni bırakma"... 5 gün kadar sonra diğer testlerin sonuçları geldi. Kötü haber! Karaciğere metastaz var. O günü hiç unutmuyorum. Her şey tekrar anlamını yitirdi sanki. Tekrar bir uçurumun kenarında gibiydim. Kendimi tutamıyorum. Ağlamamı kontrol edemiyorum. Şükürler olsun, fizyoterapistimiz Gülsün ablam koşup geldi. İşten erken çıktım, bir yerde buluşup konuştuk. Onun o sakin ve sevecen ses tonu bana öyle iyi geldi ki... Sonra birlikte Beşiktaş-Kadıköy vapuruna bindik. Temiz hava beni biraz daha rahatlattı. Eve gitmek istemiyordum. Kızlarıma verebilecek enerjim yoktu. Annemle telefonda konuşabilecek gücüm de yoktu. Yolda oyalana oyalana eve gittim. Odama kapandım. Kızlarım kapalı kapımın diğer tarafından "anneeee" diye seslenip kapıyı çalıyorlardı. Ama onlarla oynayacak gücüm yoktu. Sonra topladım biraz kendimi hafif ağlamaklı bir sesle "geliyorum" dedim açtım kapıyı... Hemen anlıyorlar... "Anne neden ağlıyorsun" dediler. "Başım çok ağrıyor, hastayım ondan biraz sonra geçecek" dedim. İkna olmuş gibi gözüktüler. O gece her zaman konuştuğum annemle hiç konuşmadım. O gece hiç uyumadım da... Tüm çocukluğum, her şey gözümün önünden geçti. Beynim acaba eksik olan, yaşamadığımız bir şey var mı diye kontrol ediyor gibiydi. Çok şükür dedim, yapmak istediğim bir çok şeyi yaptık. Daha da yapacağız. Ağabeyim ve diğer yakınlarımızla birlikte ameliyat sonrasına kadar anneme ve babama durumu söylememe kararı aldık. Ameliyata moralli girmesini istiyorduk. Ameliyat başarılı geçti. Kolondaki tümör temizlendi. Fakat karaciğere dokunamadılar. Zor bir yerdeymiş. Önce kemoterapi ile küçültüp 2.operasyonu da oraya yapmayı planladıklarını söylediler. Hastanın kemoterapiye vereceği yanıt önemli denildi. Hepimizin hayatını değiştirecek kararı kardeşimle birlikte aldık. Annemleri boş olan karşı daireme taşımaya karar verdik. Avcılar'da oturuyorlardı. Ben Kadıköy'de, ağabeyim Kavacık'ta kemoterapi süreci kolay olmayacaktı. Birimize yakın olmalılardı. Ağabeyime dedim ki "benim yanımda olmalılar. Annem kızlarıma çok düşkün. Onların sevgisi onu hayata bağlıyor. Hem şimdi ona destek olma sırası ben de"... Hem kızlarımın rahatsızlığı hem annemin süreci beni olumsuz etkiler mi diye yakınlarım gibi ben de düşündüm bir ara... Ama sonra silkindim. "Ben karşıma çıkabilecek zorluklarla  baş edebilecek güce sahibim" dedim. Annem yanımda olmalı... Hastaneden çıktıktan sonra annem ağabeyimde kalmaya başladı. Benim de kendimi toplayıp, yeni bir enerji ile tekrar geri dönmek için tatile ihtiyacım vardı ve yazlığın yolunu tuttuk. 2 haftalık iyi bir tatil, dinlenmiş bir kafa ile geri döndüm.

       Şimdi annem yanımda, hastalığını öğrendi. Bana dedi ki "sakın üzülme... Ben bunu aşacağım. Yapabilirim, iyileşebilirim". "Tabiii anneciğim" dedim. "Biz çok şeyleri atlattık. Geçmişi hatırla benim için kızınızın %10 yaşama şansı var, ölecek dediklerinde bir mucizeyi gerçekleştirdik. Diğer yandan kızlarım için 1,5 yaşında ölebilirler dediklerinde çabamızla yine bir mucize yarattık. Bak 4 yaşını geçtiler. Sen de başarabilirsin anne, biz mucizeleri gerçekleştirmek için varız. Hazır mısın" dedim, "Hazırım" dedi...

Haftaya Engelleri Aşmaya Çalışan Anneanne ile birlikte olacağız.

Sevgilerle,

Aytül K.


                                   

3 Aralık 2012 Pazartesi

3 ARALIK DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ


      Bugün Dünya Engelliler Günü. Sevgili engellilerim sizden özür dilerim. Size engelsiz bir hayat sunamadığımız için biz suçluyuz.  Gerek okullarımızda, gerekse aile içi eğitimlerimizde bu konulara yer verilmiyor. Veriliyorsa da yeterli değil. Ben de engelli iki çocuk sahibi olana kadar çok bilinçli sayılmazdım bu konuda. Ama yaşadım ve gördüm. Bunları anlamak için illa başımıza gelmesi gerekmiyor. Toplumca bilinçlenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yaşadığım olaylar ve gördüklerim engellileri ve engelliye sahip aileleri anlamadığımız, kaçtığımız konularını gündeme getirdi. İstediğiniz kadar kaçmaya çalışın bir gün yaşlandığınızda yine karşı karşıya kalıyorsunuz. Zaman geçtikçe ve kızlarım büyüdükçe ne kadar çok eksikliğimiz olduğunu daha da görüyorum. Sevgili küçük kızlarım 2-3 sene sonra okula başlayacaksınız. Annesiz okula gidemeyeceksiniz. Okulun merdivenleri  ve çıkamayacağınız derslikleriniz anneniz yanınızda olmadan sizi engellemiş olacak. Allah bana kuvvet versin ki sizin her zaman yanınızda olabileyim. Engellerinizi tek tek ortadan kaldırabileyim.  
        Biz engellilere sahip olan ailelere çok iş düşüyor. Oturup ağlayıp sızlamak, kadere küsmek yerine bu durumu anlatmalıyız. Ebeveynler olarak en büyük ve kutsal görevimiz engellilerimize iyi ve kaliteli bir gelecek sunmak olsun.  Lütfen artık sadece konuşmayın, bir şeyler yapın. Çocuklarımızın sosyal çevrede olabilmeleri, eğitim hakkını sürdürebilmeleri için gerekli olan asansör ve merdiven düzeneklerini ben yaptıramam. Ama bu bilinç topluma ve yöneticilerimize hakim olursa, bir şeyler değişebilir.

22 Kasım 2012 Perşembe

TUVALET EĞİTİMİ


        Ne zamandır bir konuda yazmak istiyorum. Tuvalet eğitimi… 2-3 Yaş arası çocuğu olan aileleri bekleyen bir durum çocuğuna tuvalet alışkanlığı kazandırmak. Bu döneme ait çeşitli psikologların kuramları var. Diyorlar ki tuvalet eğitimi çok katı kurallarla geçerse çocuğun psikolojisini ve kişiliğini etkiliyor. Aşırı titiz, saplantıları olan, obsesif davranışlar gösterebilen, cimri, inatçı, katı ve aşırı kontrolcü kişilik özellikleri gösteriyorlar. Gevşek davranıldığında ise yetişkinlikte aşırı dağınıklık, düzensizlik, umursamazlık kaygısızlık içeren bir kişilik yapısına sahip oluyor.

      2-3 yaş arası dönem çocukların bir takım gereksinimlerini kendisi yaparak özerkliğini ilan ettiği bir dönemdir. Çocuğun her şeyine yardım edilirse çocuk çekingen ve pasif oluyor. Yetersiz olduğunu düşünüp kendinden utanmaya başlıyor. Kendisinden kuşkulanıyor.  Bu dönem bağımsız davranışlara izin vermek gerekir.

      Damla ve Derin çok şükür çabuk uyum sağlayan çocuklar olduğu için tuvalet eğitimini de 2 ay gibi bir süre içinde tamamladılar. Onları mümkün olduğunca kendilerine güvenmeleri için destekledik. Baskıcı olmadık, çok serbest de bırakmamaya çalıştık.  Genelde ne kadar sürede tuvaletleri geldiğini hesapladık. O süre gelince kendilerine sorduk. Bazen anne tuvaletim yok deyip 2 dakika geçmeden yerleri ıslattıklarını da görmüştüm. Onlara kızmadan tamam anneciğim önemli değil. Bir dahakine dikkat edersin dediğimde ve bunun üzerine  bir daha aynı olayı yaşadığımda ne deseler beğenirsiniz. Tamam anne önemli değil, olabiliiiir. Eşimle çok gülmüştük o zaman bu sözlere. Dedik ki sünger gibiler her şeyi çekiyorlar ve bunun üzerine söylediklerimiz konusunda daha dikkatli olmaya çalıştık. Tuvalet için bir oturakları var, bir de tuvaletin üzerine takılan bir adaptör. O an nereyi kullanmak istiyorlarsa kendileri seçiyorlar. Tabii kendileri gidemedikleri için bu alanlara kucağımızda götürüyoruz. Ağırlaşmaya başladıkları için bizim için de çok kolay olmayan bir süreç bu. Daha çok uyuyan bir çocuğu taşımaya benziyor. Hani bütün kaslarını gevşetip, tamamıyla tüm yükünü size bıraktıkları an vardır ya. Tam olarak öyle işte. Şu an 13 kgler. Ama ben onları kucağımda taşırken daha ağır hissediyorum.

       Bu dönem çok korumacı olmamaya gayret ediyoruz. Sonuçta her anne-baba çocuğuna karşı korumacı davranmaya çalışıyor. Bu doğal bir iç güdü. Yapmak istedikleri konusunda, ilgi alanları konusunda gözlemciyiz ve desteklemeye çalışıyoruz. Sevdikleri bir şeyi yaptıklarında bizden onay almak üzere soruyorlar. Tebrik ediyoruz. Yüzlerindeki gurur ifadesini görmelisiniz. İşte tuvalet eğitimi sırasında da bazı düşüncelerim vardı. Sonuçta en temel ihtiyacını tek başına karşılayamayan çocuklarım var ve bu dönem tuvalet eğitiminin psikolojileri açısından çok önemli olduğunu biliyorum ve konuyu bir kaç pedagoğa açtım. Dedim ki bu dönem en temel ihtiyaçlarından birini karşılayamamaları onları bedensel yetersizlik düşüncesine iter mi? Çünkü halen durumları hakkında net bir fikre sahip değiller. Sonuçta şöyle bir şey çıktı ortaya dediler ki elbette itebilir, bunun için her süreçte, yaptığınız her şey de onu da katın. Örneğin tuvalet eğitimi sırasında tuvalet kağıdını onun tutmasını sağlayın ve sonra ondan isteyin ve size yardımcı olduğu için ona teşekkür edin. Gerçekten de işe yarıyor. Kendilerini daha iyi hissediyorlar. Böylece bedensel engelli bile olsalar yaşamlarının içinde bir şeyler de onların da katkısı olduğunu hissetmeleri , düşünmeleri psikolojik gelişimlerini de sağlam tutuyor. Böylelikle ruhen engellilik de ortadan kalkmaya başlıyor. Ruhen engellilik derken bir şeyi yapamayacağını düşünen  savunma mekanizmalarını harekete geçiren durumu kastetmek istiyorum.

     Burada özellikle engelli çocuğu alan ailelere şunu söylemek istiyorum. Lütfen çocuklarınızı destekleyiniz. Onları hayata katınız. Yapabilecekleri konusunda yüreklendiriniz. Bir gün görüştüğüm bir pedagog bana şöyle demişti. Bedenimizde bir şey eksik olduğu zaman başka bir şey daha fazla çalışmaya veya gelişmeye başlar. Örneğin görme engellilerin kulaklarının daha hassas olması gibi. Damla ve Derin için de yürüme fonksiyonlarının olmamasından dolayı sosyal zekalarının çok ileri olduğu söylenmişti. İşte bunları gözlemlemeliyiz. Farklılıklar hayata renk katar. Yeni düşünce kalıpları gelişir.
Hayata tek bir pencereden bakan biri olmamanız ümidiyle…

16 Ekim 2012 Salı

HANGİ YOL SİZİN?


       Geçtiğimiz günlerde Damla ve Derin ile birlikte çizgi film izliyoruz. Birlikte film izlemekten ve yorum yapmaktan çok hoşlanıyorlar. Uzun süre bir noktaya takılıp tv izlemek elbette beyinsel faaliyetlerimizi yavaşlatıyor olabilir; ama bunu belli  aralıklarla ve ne izleneceği seçilerek yapıldığında ve aynı zamanda çocuğun nelere dikkat ettiği hakkında yorum yaparak izlenildiğinde çok da zararlı olduğunu düşünmüyorum. Üniversite’yi bitirirken bir tez hazırlamıştım. Çocuklara yönelik tv programlarının çocuğun gelişimine ve iletişimine etkileri konusunda… Kaliteli hazırlanmış çocuk programlarını çocuklarınıza rahatlıkla izletebilirsiniz. Gelişimlerinde ve iletişiminde olumlu katkıları çok fazla. Örneğin günümüzde çok popüler olan bazı çizgi filmler de böyle. Pepee, Calio, Mickey Mouse klüp evi bunlara en iyi örnekler…  Bunlar sayesinde şekilleri, renkleri, sayıları öğrenmenin yanı sıra bir çok toplumsal değeri de öğreniyorlar.  Örneğin Pepee aynı zaman folklörümüzün de çocuklar tarafından keyifle izlenmesini sağladı. Damla ve Derin de yürüme engelli olmalarına rağmen oturdukları yerde ellerini ve gövdelerini kullanarak bu danslara eşlik etmeye çalışıyorlar. Yurt dışında yapıldığı gibi Türk yapımı bu tarz çizgi filmlerin içine engellilikle ilgili bir şeyler de eklense çok güzel mesajlar verebileceğimizi düşünüyorum. Örneğin yürüme engelli bir arkadaş ya da tekerlekli sandalyede bir dede vs… Çünkü biliyoruz ki ağaç yaşken eğiliyor. Tekrar başladığımız noktaya dönersek Damla ve Derin ile hafta sonu Heidi’nin bir çok bölümünü birlikte izledik. Tivibu’da bir çok seçenek mevcut. Tivibunuz yoksa internetten de rahatlıkla izlettirebilirsiniz. Hatırlarsanız Benim Claralarım diye bir yazı yazmıştım. Çocukluğumda izlediğim Heidi ile ilgili zihnimde kalmış bazı şeyler vardı. Yıllar sonra kızlarımla tekrar seyrettiğimde ne kadar güzel bir çizgi filmmiş diye düşündüm. Heidi o kadar mutlu ki, çimlerde taklalar atıyor. Hayvanları seviyor. Doğayla dost, insan sevgisi son derece kuvvetli… Mesajlara bakar mısınız? Çizgi filmi izlerken televizyondan dışarıya yayılan bir enerji hissediyorsunuz. Pozitif enerji… İşte bir yapımın başarısı budur. Ekrandan dışarıya taşabilen, izleyicinin empati kurmasını sağlayabilen,  olumlu duygulara göndermeler yapan çok başarılı bir çizgi film bence… Heidi çimlerde takla atıp, yemyeşil kırlarda koşarken sanki bizi de yanında sürüklüyordu. Sonra durdum düşündüm. En son ne zaman yaptınız doğada böyle bir aktivite… Negatif enerjinizi nasıl boşalttınız. Şimdi İstanbul’a bakıyorum da yeşil alanlar ne kadar azaldı. Her yerde en az 3 büyük alışveriş merkezi. Ne yapıyoruz eğer çalışıyorsak hafta sonu bir çoğumuz  doğada yapılabilecek aktiviteler varken alışveriş merkezlerine dalıyoruz, çoluk çocuk… Fast Food yemekten obezite ile karşı karşıyayız. Alışveriş çılgınlığından bütçelerimizi zorluyoruz. Gereksiz yüzlerce giysi, ev eşyası ile dolup taşıyor evlerimiz. Ama birilerine maddi, manevi alanda yardım edebilir misiniz dendiğinde benim bütçem veya zamanın yok diyebiliyoruz.  O içeride tatmin edemediğimiz sevgisizliğimizi bu şekilde tatmin etmeye çalışıyoruz. Bu bir hastalık… Çağımızın hastalığı… Tüketim… Sınırsızca tüketim. Reklamları izliyorsunuz mesaj hep aynı… Yenisini al tüket…  Bu daha iyi eskisini at bunu al… Modası geçti at… Beynimiz bunlara şartlanmışken mutluluk kaynağımızın bunlar olduğunu sanarken nasıl gerçekçi düşünebiliriz ki… İşte bunun nedenlerinden biri seçim yapmayı öğrenemememiz. Hayır diyemememiz.  Daha çocukken başlıyor eğitimimiz hayır sen bilmiyorsun, büyüklerinin sözünü dinle.  Senin seçme hakkın yok önüne konanı yiyeceksin vs vs  Özgürce seçme hakkı sunulmayan, bir otoriteye bağlı olarak büyüyen çocuklar sonunda ne oluyor. Kendilerine özgüvenleri azalıyor. Kendi başlarına doğru karar veremeyeceklerini düşünüyorlar. Sonra mı ne oluyor? Sürü psikolojisi  tabiki… Aaa bak biri şunun iyi olduğunu söyledi.  Hipnoz olmuş gibi demek ki onu yapmalıyım. Bunun modası geçmiş bütçemi zorlayıp yenisini almalıyım, çünkü böylelikle prestijim artacak ben de özgüvenimi tatmin etmiş olacağım.Şimdi görüyorum bir çok kişisel gelişim eğitimleri başladı. Kendi yolunu kendi çizgini bulmak adına… Bu eğitimlere de çok rağbet var. Peki neden arttı. Çünkü o kadar çok başkalarının etkisi altındayız ki mutsuzuz. Sevgi  de arkadaşlık da  tıpkı bir eşya gibi basit hemen atılabilir değiştirilebilir oldu hayatımızda. .. Derinlemesine bir şeyi yaşamaya imkan yok. Hep yüzeysel… Çooook arkadaşım var. Facebookta 900 arkadaşım, twitterda 4.000 takipçim var. Bunlardan kaçı bir sorununuz olduğunda yanınızda… Ya da çok mutlu bir gününüzü beğenmek dışında kaç kişi sizi arayıp paylaşıyor. Ya da gel birlikte bir yerde oturup kutlayalım bu güzel haberi diyor. Kaç kişi… ??? Söyleyeyim şanslıysanız 2… Demek ki sizin gerçek anlamda 2 dostunuz var.  Peki birilerinin çok sayıda sizi takip etmesi, ya da çok kişi tanımanız neden önemli ve gerekli haline geldi. Çünkü prestij artık böyle…  Seni çok kişi takip ediyorsa demek ki çok gerekli bir insansın sen. Toplumun yararına bir şeyler yapıyorsun diye düşünürüm ben. Ama bakıyorum paylaşılan şeyler twitter da bugün yağmur yağacak şemsiye mi alsam. Diğerleri yorum yapıyor evet al yok alma… Bir diğeri yazmış. Hafta sonu dolabımı toplamaya üşeniyorum.  Yorum yok, beğenmişler. Nesi beğeniliyorsa… Bu kadar boş olduk işte…  Tembelliğin toplumda onay görüp beğenilmesi kadar komik bir şey olamaz herhalde…  Yani kısacası  bugün hayatımıza biraz tepeden bakabildiğimizi umuyorum. Hadi dışarı çıkın bugün hava güzel… Ama alışveriş merkezine değil. Deniz kenarında bir yürüyüşe ya da park varsa yakınlarınızda bir çay içmeye… Biraz çocukları izlemeye…. İzleyin çocukları çok şey öğreneceksiniz…  Ama lütfen seçim hakkı tanıyın onlara…  Onlara zarar vermeyecek kararlar alabilmesine yardımcı olun sadece, doğru karar almasına değil. Herkesin doğruları farklı olabilir çünkü. En önemlisi de seçme özgürlüğü ileride özgüveni gelişmiş, ne istediğini bilen nesiller getirecek.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

İKİ KOCA YÜREK - 07 Mayıs 2012


İKİ KOCA YÜREK

  
        İçimde büyüyen iki koca yürek var. Hamileliğin 3. ayından itibaren aş ermeye başladım.

        Hem de ocak ayının ortasında can eriği istiyorum. Eşim yurt içi, yurt dışı her yerde arıyor yok, yok, yok… Ama ben istiyorum. Gece rüyalarımda kendimi erik ormanında buluyorum. Ağaçlara tırmanıp doyasıya yiyorum. Çatır, çutur… Sesi de o kadar güzel ki… Rüya değil sanki gerçek… Ama bu da yetmedi erik lazım erik… Eşim, arkadaşıyla birlikte çözüm üretmeye çalışıyor, en sonunda can eriği turşusu bulmuşlar bana getirdiler. Ben de bir güzel yemeye başladım. Eee fena değil, en azından sesi gerçekçi… Yedikçe çatır, çutur sesleri geliyor.

         Bu arada hızla büyümeye başladılar. 2li tarama testine gidiyoruz. Çok hareketliler, her şey normal diyor doktorlar. Bebeklerin hareketli olması iyi bir şeymiş. Bu iyi oksijen aldıklarını gösterirmiş. İçimiz rahat bir şekilde çıkıyoruz hastaneden… 4. aydayız, sevinçliyiz ve ilk defa kızlarımıza bir şeyler alıyoruz eşimle… Küçük birer kırmızı tulum ve şapka. O kadar minik ki bir oyuncak bebeğe giydirilebilecek kadar küçük.



        Büyüme devam ediyor. Ben henüz 5 aylığım ama görünümüm 8 aylık gibi… Hamilelik okuluna başlamak istiyorum. Bilinçli bir anne olmak istiyorum. Doğum yapacağım hastanenin okuluna kayıt yaptırdım. Dersler başladı. En çok sevdiğim kısmı teneffüs. Sınıfın bir köşesine büyük bir masa koymuşlar. Üstünde de kekler, simitler, meyveler ne istersen var. Ama benim için özellikle de erik var. Evet erik çıktı… Mayıs ayındayız. Ben ilk eriğimi geçen ay(nisan 2009) kilosu 30 liradan yedim. Çok fazla erik yediğim için eşim sayarak veriyor artık bana… Ama ben gizlice çalıyorum gene. Bir seferinde saymıştı. Bir saat için 45 tane erik yemişim. Çocuk gibiyim. Kızınca hemen bozuluyorum, küsüyorum. Bu annelik hormonları da neme nem bir şeymiş. İnsanın huyunu değiştiriyor. Her şeye ağlamaya başladım. Televizyonda şampuan reklamı izliyorum, ağlıyorum. Neden, bilmiyorum, ağlıyorum… Aklıma yeni evli olduğumuz zamanlar geliyor. O zaman da çok duygusal bir dönemimdi. Eşimle bir gün televizyonda türk filmi seyrediyoruz. Film de Kemal Sunal’ın bir filmi… Filmin esas oğlanı zengin, kız fakir… Evlenmeye karar veriyorlar. Oğlan tarafı evlenecek çift için bir hayli hediye yapıyor. Kız fakir ya parası yok. Mahalleli toplanıp, kızın yatak odası takımını alıyor. Bu arada ben de hıçkırıklara boğularak bir ağlama başlamasın mı. Eşim gülüyor ve şaşırıyor. Ne oldu, neden ağlıyorsun? Anlam veremiyor tabii. Diyorum ki mahalleli fakir kızın yatak odasını aldı ya, ona ağlıyorum çok duygulandım. Eşim gülmeye başlıyor, eee ne olmuş bunda. Empati mi kurdun, yoksa bizim de mi yatak odamızı mahalleli aldı diyor. Başlıyoruz birlikte gülmeye, hem ağlıyorum, hem gülüyorum. Yani normal de bile böyleyken düşünün hamilelikteki halimi.



         Eşimle bol miktarda belgesel seyrettiğimiz bir dönem… Bebeğin gelişim aşamaları, ikiz bebeğin anne karnındaki öyküsü… O kadar ilginç ki… Neden bu mucizeyi bu zamana kadar izlememişim diyorum. Ama algıda seçicilik işte. Zamanı şimdiymiş. Belgeselde diyor ki 5.-6. aylardan itibaren bebekler dış seslere duyarlı olurmuş. Her gün onlarla konuşuyorum. İşe giderken birlikte şarkı söylüyoruz. Annesinin karnında hoplaya zıplaya oynarmış… Miniminicik, miniminicik… Bu arada hamileliğin en zor yanlarında biri tuvalet sıkıntısı oldu. İşimle evim arası yürüyerek 10 dakika… Ama ben artık 20 dakika da gidebiliyorum. Çünkü 5 dakika sürmüyor tekrar tuvalet ihtiyacının gelmesi… Ev ile iş arası hastane, benzin istasyonu, restaurant ne varsa tanıyorlar beni artık.

         Bir gün alışveriş merkezine gireceğim güvenlikteki bayan diyor ki hanım efendi her an doğurmak üzeresiniz tek başınıza gezmeyin böyle… Afallıyorum, ama ben daha 6 aylığım… Evet doktor bunu söylemişti. 6.ayında 9 aylık gibi gözükeceksin. Eee ne de olsa ikiz. Bütün besinler onlara gidiyor. Hayatımda hiç yemediğim kadar marul, roka, limon yediğim bir dönem… Bayılıyorum. Abur cubura hiç rağbetim yok. Varsa yoksa ot. Doktorumuz Aytül ikiz gebelik zordur. Bebekleri hemen sahiplenme demişti. 28. Hafta tehlikeli amaaan doğurabilirsin. 28.haftaya kadar bekledik de bekledik. Hedef 28… Bu arada doktorumuz amniyosenteze gerek olmadığını söyledi. Ama yine de yaptırmak istersen yaparız dedi. Ben ona o kadar çok güveniyorum ki siz gerek yok diyorsanız yoktur dedim. Bana amniyosentezde sadece 3 hastalığa bakılabildiğini söyledi. Bebeğin gözleri körse, ya da kulakları duymuyorsa bunları bilmemiz imkansız dedi. Tıp hala %20 oranında kalan kısma açıklama yapamıyormuş. Olsun dedim, her şey normal, iyi benim bebeklerim. 28 hafta geldi. Aman her an doğurabilirim. Dikkaaaat! Herkes tetikte beklesin. Hafta bitti. Yaşasın doğurmadım. Yeni hedef geldi 32… Aman Aytül sakın doğurma… Sıkı tut bebekleri 30. haftada erken doğum olabilir riski ile doğum iznine ayrıldım. Canım sıkılıyor, yat yat nereye kadar…  Bu aralar eşim bana meşgale olacak şeyi buldu. İsim düşün diyor. Listeliyorum, söylüyorum. Daha çalış, oyalan diyor. Çağla-Damla, Deniz-Derin, Rüya-Masal, Damla-Derin hep çiftliyoruz isimleri. Önce Rüya-Masal dedik. Çok bekledik ya onları… Bu isim uygun geldi duruma… Ama çevrede bir eleştiri, bir eleştiri… Masal mı? O ne? Çocukla dalga geçerler sonra? Rüya mı? Yok uygun bir isim değil. En sonunda aile meclisi noktayı koymak istedi. Bir sabah aradılar. Evet karar verdik, Rüya-Masal olsun. İlk başta eleştirdik ama söyledikçe kulağa hoş geliyor. Ama iyi de biz ondan vazgeçtik. Yıkıldılar tabi... Eee ne olacak peki, ne diyeceğiz biz bebeklere daha isimleri bile yok. Şimdilik kod adları var. Damla ve Derin… Ama kesin değil. Üfff karar vermek ne zor. Umarım ilerde benden nefret etmezler. Küçüklüğümde uzun yıllar anneme çok kızmıştım. Niye benim adımı Aytül koydular diye… Hatta kimse de de yok demiştim. Yeni tanıştığım biri bana aaa ismin perde dükkanı gibi AY- TÜL dediğinde annemi çok anmıştım o gün. Ama şükür ki facebook çıktı. Meğer ne kadar Aytül varmış. Gördüm rahatladım. Hatta çok da şaşırdım. Şu internetle hayat ne kadar küçüldü değil mi?



        Neyse Kod adları şimdilik Damla ve Derin…  32. Haftadayız. Çok şükür henüz doğurmadım. 36. Haftada bebekleri almayı planlıyor doktorumuz. Aman dedi çok dikkat et. Bundan sonra hep yatacaksın. Bebekler çok irileşmiş. İkisinin toplamı 3.600kg olmuş bile. Ben ise toplamda 18 kiloya ulaştım. Her an doğurabilirim. Ertesi gece yarısı kramplar başladı. Karnım yükseliyor alçalıyor. Bir sürü tepecikler oluştu. Eşim elini karnıma koyuyor, biraz sakinleşiyor yaramazlar. Gece saat 04.00 suları… Şiddetli bir sancı ile uyanıyorum. Amanın kanamam var galiba… Eşimi kaldırıyorum hemen… Tolga kanamam var galiba… Yatağa bakıyor, yok Aytül, kanama yok. Su geliyor. Eyvah doğum başladı. Hemen doktorumuzu arıyor eşim. Doktorumuzun cevabı çok komik.” Aytül su koyverdi demek ki, hemen hastaneye getir, muhtemelen bu sabaha karşı alacağız bebekleri.” O zamana kadar doktorun bize söylediği her şeyi unuttuk. Hafıza yine sıfır.. Arabaya bindik. Kayınvaldem arkada habire dua ediyor, ben önde doğurmayacağım, daha çok erken diyorum, do-ğur-ma-ya-ca-ğım. Eşim hastanenin yolunu şaşırıyor. Evlere şenlik bir halde hastanenin yolunu nihayet buluyoruz. Hemen NTSC’ye bağladılar. Sancılar 2 dakikada bire inmiş. Amanın ikizleri nerdeyse normal doğuracağım. Tabii hafta erken, risk çok sezeryenle aldılar bebeklerimizi…






HOŞ GELDİNİZ MELEKLER…


        Bebeklerim erken dünyaya geldi. 7 aylık doğdular. Hayallerimde çok farklı bir doğum öyküsü vardı. Bebeklerimin yanımda olduğu bir oda… Her yerde mis gibi bebek kokusu.. Ama benim bebeklerim kuvöze alındı. Diğer odalarda ise bebekleri yanlarında, ziyaretçilerini kabul eden diğer çiçeği burnunda anneler-babalar…  Bense kamerada  tanıştım ilk kez bebeklerimle… 2  gün sonra bebeklerimi yoğun bakımda bırakarak, kollarım boş ağlamaklı çıktım hastaneden.  Bekledim… Her gün babalarının kameraya çektiği görüntüleri izleyerek onlar için süt sağdım. Babaları her gün hastanenin yoğun bakımına taşıdı onlara sütlerini… Onları görmek için hastaneye gittiğimde çok miniklerdi. 1.5 kilo kadar… Elime vermediler. Sadece camdan bakabildim…  Durumları iyi dedi doktorlar. Solunum problemi yok. Yalnızca çok küçükler, beslemek çok zor. 2 kiloya ulaştıklarında size vereceğiz dediler. Bebeklerime ulaşmam 15 günü aldı.. 15 gün sonra evde bir bayram sevinci… Çok mutluyuz… Sağlıklılar… Bütün kontrollerden geçiyoruz. Her şey normal gözüküyor. Biz tam bir aile olduk artık…



      Bu mutluluk 6 ay sürdü… 6 aylıkken hayatımızın dönüm noktası olacak olay başladı…